Prof. Dr. Özer OZANKAYA


12 EYLÜL DE, 12 MART DA ATATÜRK TÜRKİYESİNİ YIKMAK AMACIYLA VE ATATÜRK DEVRİMİNİN ANLAŞILMASI ENGELLENEREK YAPILAN SÖMÜRGECİLİK DARBELERİDİR!

Atatürk diyor ki: "Bir topluma yarar sağlayabilmiş bir düşünce, bir başkasının yıkımına neden olabilir. Onun için biz kendi gerçeklerimizi kendi içimizden arayıp bulmalıyız. "


12 Eylül darbesi de, 12 Mart darbesi de, siyasal yaşamımızda etkin olan iç ve dış güç ve örgütlerce, Atatürk Cumhuriyetinin ve bu cumhuriyetin kurucu ilkelerinin topumca öğrenilip anlatılması ve anlaşılması engellenerek yapılabilmiştir.

Bu darbelerin yapılmasını kolaylaştıran siyasal kadroların da, şiddete dayalı söylem ve eylemleriyle darbelere görünürdeki gerekçeyi sağlayan sağcı, solcu, dinci örgütlenmelerin de ortak özelliği, Cumhuriyetimizin kuruluş ve yükselişini sağlayan ve kapitalizmi/liberalizmi de, Marksizmi/sosyalizmi de “DEMOKRASİNİN TEMEL İLKELERİ AÇISINDAN” geride bırakan, din kurumunun da yerini demokratik bir topluma özgüleyen Atatürk ilkelerinin tüm insanlık için kurtarıcı bir UYGARLIK TASARIMI değerinde olduğunu bilmemeleri, öğrenmemiş olmalarıydı; öğrenmelerinin engellenebilmiş olmasıydı.

Ne yazık ki bu “bilgisizlik” bugün de önemli ölçülerde sürdürülebilmektedir.

Oysa Atatürk, kurtuluş savaşı aşaması da içinde olmak üzere, o günün egemen dünyasının her iki ideolojik bağnazlığını dışlayan böyle bir uygarlık tasarımını olgunlaştırmış olarak işe koyulmuştu.

Bu uygarlık tasarımını anlatan CUMHURİYET ÇINARI adlı kitabımda geniş kapsamıyla sergilemeğe çalıştığım örneklerden bir kaçını aşağıda dikkatlere sunuyorum:

ÖRNEK 1:
Kurtuluş Savaşının başından başlayarak, “Kapitalist mi olacağız, sosyalist/bolşevik mi olacağız, adımızı koyalım; adımızı bilelim” çağrılarına Atatürk’ün verdiği karşılık, böyle bir uygarlık tasarımı sahibi olduğunu göstermekteydi:

“Değişmelerin değişmez kuralları olmaz. Bir topluma yarar sağlayabilmiş bir düşünce, bir başkasının yıkımına neden olabilir. Onun için biz kendi gerçeklerimizi kendi içimizden arayıp bulmalıyız. Biz benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz, kendimiz olmalıyız.”

ÖRNEK 2:

SÖYLEV’de de bu yaşam sağlayıcı ilkeyi, bir bilim yöntemi kitabında çerçeve içine alınacak bir özlü anlatıma kavuşturmuştu:

“Bizim programımıza karşı çıkanlar, onu, görmeğe alışık oldukları bir doktrine benzetemiyorlardı. Oysa programımız temelliydi (=ayaklarımız toplumumuzun gerçeklerine basıyordu, Ö.O.) ve işlemseldi (=uygulamanın sorumluluğunu da üstlenmiştik, Ö.O.). Biz de isteseydik uygulanamayacak düşünceleri, kuramsal ayrıntıları yaldızlayıp bir doktrin yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusumuzun maddi ve manevi gelişme gereksinimlerinin ışığında SÖZLERİN VE KURAMLARIN ÖNÜNDE GİTMEYİ YEĞLEDİK.”
Atatürk’ün bu yaklaşımı doğrultusunda önderliğini yaptığı Türk Devrimi, devletten aileye, ekonomiden eğitime ve üstün değerler (bilim, sanat, din ve felsefi inançlar) alanına dek tüm toplumsal yapı alanlarını demokratikleştirdi.

ÖRNEK 3:

Ve bu niteliği tüm uygar dünyanın seçkin siyaset, bilim ve düşün insanlarının üstün beğenisini elde etti. 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerine ortamı hazırlayan siyaset kadrolarımızın ve ne yazık ki ellerini silaha bulaştıran gençlerimizin öğrenmek olanağından yoksun kılındıkları bu uluslararası ölçekteki değerlendirmelerden bir kaçına bakalım:

Fransız insanlık sever (hümaniste) düşünür Georges Duhamel’i okuyalım:

"Ne Cromwell, ne Robespierre, ne Lenin ve ardından gelenler, önderlik ettikleri ulusu bilim felsefesi, düşünme yöntemi, kısacası geleceğini değiştirme yoluna götürmeğe kalkışmamışlardır... Türkiye Mustafa Kemal'in itmesiyle kendisine yalnız becerikli işçiler, teknisyenler ve mühendislerin yeterli olmadığını, tersine, işlere asıl yön veren bilim filozoflarına, yöntem kurucularına gereksinimi bulunduğunu kavradı. Mustafa Kemal, böylece, bütün insanlığın içinde çırpındığı uygarlık bunalımının temel sorununa, yani çağdaş bilimin sağladığı güçlü teknolojinin nasıl kullanılacağı sorununa en geçerli yaklaşımı getirdi."

Alman felsefeci Herbert Melzig’e bakalım:

"Eski çağın büyük filozofu Eflatun'un 'Ya yöneticiler filozof (yani bilge kişi), ya da filozoflar yönetici olsalar!' yolundaki iki binyıllık dileği, ilk kez 20.yüzyılda Atatürk'ün kişiliğinde tam olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Atatürk bir dâhi, bir düşünür olarak ulusunun yazgısını eline al¬mış, bu ulusla atıldığı bağımsızlık savaşı ile ve başka ulusların haklarını koruyan bir barışla insanlığa görkemli bir örnek vermiştir. Yeni Türkiye Atatürk'le yalnız islam anlayış ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa'nın düşünme biçimini de aşmıştır. Türkiye bir dürüstlük, içtenlilik ve gerçekçilik politikası gütmekte ve bu yüzden tepkilere, başarısızlıklara uğramamaktadır."

Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger’den örnek verelim:

"Kemalist sistem, az gelişmiş ülkelerin Moskova ve Pekin etkisinde kalmamış olmalarında hem doğrudan, hem de dolaylı biçimde etkili olmuştur. Kemalizm, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa düzenlerinde (=yani kapitalizmde, Ö.O.) bulunmayan nitelikleri ile Marksizmin gerçekten seçeneğidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, Batı demokrasisinde gördükleri yetersizliklere çözüm getiren Kemalist düzeni tercih edebilirler."

Arjantin’in Ankara Büyükelçiliğini de yapmış olan siyaset bilimci Blanco Villalta ise

"Atatürk, Doğu ve Batı'daki güç kutuplarına kendisini bağlıyabilecek her türlü bağdan özgür, kendi kararlarını kendisi verebilen bir Türkiye yarattı. Bu bakımdan Sakarya'nın kahramanı, Üçüncü Dünyanın da öncüsü sayılabilir."

dedikten başka, bütünüyle uygar insanlık için açtığı çığırı şöyle açıklıyor:

"Atatürk insanlık tarihinin kaydettiği zafer taklarının altından, asıl olarak bütün zamanların en büyük komutanlarından biri özelliği ile değil, bir ulusu bağımsızlığına kavuşturup yeni, çağdaş ve gönençli bir devlet kurucusu niteliği ile de değil, asıl olarak siyaset kuramının en büyük filozoflarından biri olarak geçmiştir. Atatürk, insanlığın geleceği için geniş olanaklar içeren bir siyasal plan katkısında bulunmuştur: ortaya attığında tümüyle devrimci nitelik taşıyan bir düzen; ekonominin yönetiminde temel sorumluluğu devlete veren ve devleti, zorunlu ve yararlı olduğu ölçüde ekonomiye karıştıran ama onun ötesine de geçirtmeyen, ekonomik ve toplumsal nitelikte bir siyasal düzen; ve yöneticilerini seçmekte, kendi düşüncelerini benimsemekte, vicdani inançlarında tam anlamıyla özgür olan ve seçim hakkına sahip bulunan bir ulus yarattı."

SONUÇ

Acıdır ki bugün bile, AKP gerici baskıcılığının dünyaya örnek Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmaya sanki and içmişcesine yoğunlaşan saldırıları ortamında, demookrasiyi savunan siyasal partilerin “cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırmak” gibi BOP tuzağı “İkinci Cumhuriyetçi” sloganlarını, içeriğinin boşluğunu düşünmeden kullanmakta, kimi kitle iletişim araçları hâlâ Marx, Engels, Castro, Che Guevera, … alalamaları yapmakta, AMA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN DEMOKRASİ ÜLKÜSÜNÜN TÜM TEMEL İLKELERİ AÇISINDAN BUNLARIN TÜMÜNÜ AŞTIĞINI, BU NEDENLE İNSANLIK TARİHİNDE HER ULUSTAN, HER SOYDAN, HER DİNDEN TÜM İNSANLIĞIN SEVGİSİNİ VE BEĞENİSİNİ KAZANAN TEK SİYASAL KİŞİLİK OLDUĞUNU anlatmak ödevini yerine getirmemektedirler.

Oysa 12 Eylül faşist darbesinin yıldönümünde ve BOP sömürgeciliğinin eşbaşkanlığını yapan AKP’nin Cumhuriyet kurum ve değerlerine saldırılarının ileri aşamalara vardığı şu ortamda, en gerekli olan davranış, Atatürk’ün uygarlık tasarımını tüm ulus olarak benimsemek ve elele vermis dış ve iç sömürgecilere bu bilinçte bir ulus olduğumuzu göstermektir.

 

...

 



YAZARLAR

  • Cuma 21 ° / 16 ° Fırtına
  • Cumartesi 22 ° / 15 ° Sağanak
  • Pazar 20 ° / 13 ° Güneşli
  • BIST 100

    105.380%1,54
  • DOLAR

    5,7440% -0,09
  • EURO

    6,3490% 0,12
  • GRAM ALTIN

    270,77% -0,38
  • ÇEYREK ALTIN

    446,7705% -0,38