Cumali KARATAŞ


“ALTIN SAZ”LI TRT SANATÇISI MUSTAFA CANAN(1)


“Hayal mi gördüğüm gerçek mi bilmem”, “Aşık mısın arkadaş?” ve “Gurbet Yolcusu” gibi eserleri başta olmak üzere 100 bestesi, 40 plağı ve üç kaseti bulunan; Adana Çay Bahçelerinde bazen de mikrofonsuz vermek zorunda kaldığı konserlerinin duyurusu zirai uçaklardan el ilanlarıyla atılan; TRT Adana İl Radyosu ve Adana müzik tarihinin önemli bir ismi olan Altın Saz ödüllü Bestekâr-Ses Sanatçısı Mustafa Canan ile dünden bugüne sanat hayatını konuştuk.   


Cumali Karataş


***Sayın Mustafa Canan ne zaman ve nerede doğdunuz? 
---Diyarbakır, Suriçi 1940 doğumluyum. Hâla adres bile aklımda durur: Mardinkapı, Abdaldede mahallesi, Kamışlı sokak No:7  
***Müziğe ne zaman ve nasıl başladınız? 
---Kendimi bildiğimden beri… Rahmetli babam Ali Nihat Canan polis komiseriydi, Diyarbakır’dan Urfa’ya tayin ettiler. Malumunuz o yıllarda da Urfa’da sıra geceleri vardı. Babam da musiki ve aleme fazlasıyla düşkün olduğu için bizim evde musiki toplantıları yapılırdı. Başlangıç yeri burası olsa gerek. 
***Müzik bilgilerini nerden aldınız? Kimlerden destek gördünüz? 
---Müzik bilgimi,  babamın isteği üzere, hemen her gece bizim evde toplanarak meşk eden, Urfa’nın en iyi çalan ve okuyan sanatçılarından aldım. tam dokuz buçuk yıl fasılasız dinleyerek kulağım doldu. Dokuz yaşımda birçok makam, yüzlerce türkü ve uzun havalar, hoyratlar öğrendim. Şunun altını çizerek belirtmeliyim ki o zamanlarda Urfa bir açık hava konservatuarı gibiydi. Kısaca; on yaşında müzik bilgisi geniş, sesi güzel bir sanatçı adayı olmuştum. Artık sıra gecelerinde tercihen ben de okumaya başlamıştım. O güne kadar kimseden destek görmedim. Burada sırası gelmişken şunu da demek isterim ki; hatta benden bir şeyler öğrenen (benden yaşça büyük olsa da) bazıları Diyarbakır’da, hele Adana’da, “Efendim Mustafa Canan benim öğrencimdi” diyenler tamamen yalan söylemişler. Bunlar hayatta olsalar da, vefat etmiş olsalar da ben kesinlikle kimsenin öğrencisi değilim. Dedim ya, benim hocam kulaklarım, hafızam ve gözlerimdir. Bir de bizim evde bulunan gramofonda taş plaklardan dinlediğimiz Aziz Şenses, Mustafa Çağlar, Ahmet Üstün, Abdullah Yüce, Safiye Ayla Müzeyyen Senar, M. Nureddin Selçuk ve hatırlayamadığım birçok sanatçıdır benim ustalarım.  
***Kimdi bu Urfa’da dinlediğiniz sanatçılar, isimlerini hatırlayabiliyor musunuz?
--- Mesela o zamanki ustalar; MıkımTahir, (Tahir Oturan), Tenekeci Mahmut Güzelgaz, Kel Hamza Şenses,  Nizipli Deli Memet, Bekçi Bako (Hacı Baki Yurtsever), Dambıracı Abdullah ve adlarını unuttuğum birçok okuyan ve çalan vardı.  
***Sonrasında neler yaptınız? 
---Sonrasında, babamın görevi nedeniyle memleketimiz olan Diyarbakır’a yeniden döndük. 
***Diyarbakır’da hangi müzik ustalarını dinlediniz, kimler vardı müzik toplantılarınızda?
---Babam Diyarbakır’a tayin olduğunda, orda da o günün ünlü ses ve saz sanatçılarını dinledim, izledim. Yavru Mehmet Efendi, Celal Güzelses, cümbüş çalan Şerif Değer, Cemil Değer, Marangoz Şaban ve daha niceleri.  
***Müzik tutkunuz gelişti mi orda? 
--- Öyle sayılır… Babam Diyarbakır’a tayin olduğunda on iki yaşında idim. Mobilya atölyesinde kendime üç milim kontrplaktan bir saz yapmıştım. Sazın her tarafı üçgendi. Perdesi yoktu. Burgularda beşlik çiviyi çakıp eğiyordum. Telefon tellerini takıp öyle çalıyordum. Sonraları dikiş makarasına sarılı, sarı renkte saz telleri çıktı, onları takmaya başladım. İlk çaldığım türkü, Aziz Şenses’in plağından öğrendiğim “Koyun Gelir Yata Yata” türküsüydü. Tezene ise yoktu. Hep ince naylon veya kartonla çalıyordum. 
***O yıllar gramofon ve taşplak dönemiydi, siz de mutlaka çok plak dinlemişsinizdir…
***Elbette… Babamın borulu bir gramofonu vardı. Sahibinin sesi köpek marka ve üç yüzün üstünde de taş plaklarımız vardı. Aziz Şenses, Mustafa Çağlar, Ahmet Üstün, Abdullah Yüce, Safiye Ayla Müzeyyen Senar, M.Nureddin Selçuk ve hatırlayamadığım birçok sanatçıyı dinleyip repertuvarıma alıyordum. 
***Ailenizde yetenek yönünden genetik bir özellik var mıydı peki?  
---Müziği seven rahmetli babamın sesi orta hâlli idi ama annemin sesi ise dinlenecek kadar güzeldi. Ayrıca, iyi bağlama çalan üvey abim Kemâl’ın da  (Urfalı Kemali) sesi yanık ve güzeldi. Tabii bu genetik konusu açılınca benim aklıma bebeklik günlerimdeki bir hatıra da gelir… Ben beş aylık bir bebek olarak daha süt emdiğim günlerde halamın on altı yaşındaki bekâr olan kızı Fehime beni emzirerek süt vermeye çalışmış. Annem bunu görünce: ”Fehime kızım hiç bekâr kızın sütü olur mu?” demiş. Halamın kızı da anneme:”Yenge, derler ki bir genç kız bir çocuğa süt verirse o çocuğun sesi güzel olurmuş. Ben de Özcan’ı (Benim göbek adım Özcan) çok seviyorum, süt veriyorum ki, belki sesi güzel olur.”demiş.  Tabii ki ses ve yetenek Allah vergisidir. Müzik yaşantımda çok kişi gördüm. Birkaç gün sahneye çıkmış veya bağlama çalıyor. Veya türkü, şarkı okuyor. Veya sanatçının, şarkıcının kıt olduğu yıllarda halkın benimsediği bir eser okumuştur, ödüller de almış olabilir. Bunlar sanatçıyım diye böbürlenmemeli. Hatta plağa, kasete, televizyona okuduğu eserin makamını sorsan bilmeyen sanatçı geçinenler var.  
***Haklısınız, günümüzde müzik sanatında böyle bir bozulma ve yozlaşma var…
---Ben Adana’da 1958’den 1978’e kadar çok öğrenci yetiştirdim. Bunların arasında rahmetli Mustafa Özşen ve Murat Kozan  gibi şu günlerde koro yetiştirip, ders verenler var.. Ben TRT İstanbul Radyosu’na girdikten sonra bile sık sık Adana’ya gelip rahmetli Diş Hekimi Çetin Ünal Özülkü ile beraber koro çalıştırıyor ve yönetiyordum. Bunların hepsi resimlerle, tanıklarla belgelenmiştir. 1958’de Adana’da rahmetli Nida Tüfekçi hoca ile tanıştığımdan itibaren benim sınavım başlamıştı… 1961 sonu Adana İl Radyosu, 1966 İstanbul Konservatuvarı, TRT Ankara, İzmir ve TRT İstanbul Radyosu. Ayrıca, T. Halk Müziği otoriteleri tarafından sınava çekildim, hepsinden başarı ile geçtim. Takdir edildim ama hâlâ kendi kendime soruyorum; acaba ben gerçek bir sanatçı olabildim mi diye. 
***Sahne çalışmalarınız ne zaman başladı? 
---1953 yılında Adana’ya yerleştiğimizde ben tam bir sanatçı olmasam da kendimi kabul ettirmiştim. Sahne çalışmalarım 1954 yılında Adana’da başladı.  

*ADANA’YA GELİŞ-BEBİLİ MEHMET-URFALI YUSUF 
***Urfa, Diyarbakır derken Adana’ya geldiniz? 
---1953 Eylül’ünde ailemle birlikte Adana’ya yerleştik. Akrabalarımızın çoğu Adana’daydı ve o vesile ile Adana’ya geldik. Ben Adana’ya 1953’ün sonlarında geldiğimde abim Kemâl, Adana Yeni Barajı inşaatında formenlik yapıyordu ve aleme düşkün olduğu için epey çevre ve arkadaş edinmiş, beni bu arkadaşlarla tanıştırıyordu.
***Gerek abiniz Kemal Bey,gerek onun dışında, müzik dünyasından kimlerle tanıştınız Adana’da? 
***Ali Limoncu, Sazcı Yusuf, Nida Tüfekçi, İboş Ali Ağa, İsmail Dede,  Selahattin Sarıkaya, Erol Aktı, Mennan Nair, Müslüm Gürses, Arap Hüseyin, Halit Araboğlu, Zihni Yalçın, Kemal Atik, Çetin Ünal Özülkü, Kâzım Karaörs, Kazım Sanrı, Mahmut Akan, Talip Özkan, Şaban Gen,  Mürüvet Kekilli, Hacı, gibi isimlerdi. Abdurrahman Yağdıran’ı iki komşumun kızı Aynur ve Sevim’le beraber cemiyete götürüp yazdırmıştım.      
***Dönelim isterseniz o günlere…
---1953’te Adana’da abimle karşılaştık. Abimin bana sanatsal yönden hiç faydası olmadı ama dediğim gibi bazı isimlerle beni tanıştırdı… Abim, Ali Limoncu ile arkadaşlardı. Ben Limoncu’yu abimin vasıtası ile tanıdım ve hatta Hurmalı mahallesinde bağlama yapan Urfalı Yusuf’la da abim tanıştırdı. Onun da hikâyesi başlangıç olarak Diyarbakır’a kadar uzanır. Şöyle ki… Adana’ya gelmeden 1952 yılında Diyarbakır’da bizim sanat okulunun müdürünün mobilya atölyesinde çalışırken bir gün bir asker geldi. Elinde kırık bir bağlama vardı. Bana: “Bu sazımı burda tamir edebilir miyim?” dedi.  Ben de müsaade ettim. Sonra tanıştık, ona, ”Nerelisin?” diye sorduğumda, bana:”Ben Adanalıyım, bana Bebili Memet” (Mehmet Genç)  derler; “Adana’da pavyonlarda çalışıyorum” dedi. Ona:“Adana’da saz yapan var mı?” diye sorduğumda, bana: ”Evet, bidene Urfalı Yusuf Usta var. Güzel bağlama yapıyor” dedi. Ben bu Yusuf Usta’yı kafama takmıştım. İşte Adana’ya gelince saz yaptırmak için bu Yusuf Usta’yı aramaya başladım. Meğer Yusuf Usta bizim taşındığımız sokak olan Hurmalı mahallesi, 148 sokakta imiş. Derken, bir gün Yusuf Usta ile tanıştık. Daha doğrusu abim tanıştırdı. Bağlama yapan Urfalı Yusuf Usta (Yusuf Vanlı)  beni sevmiş, takdir etmişti. Artık hemen her gün Yusuf Usta’nın dükkânına takılıyordum. Yusuf Usta gelene gidene hemen beni tanıştırıyor; “Bakın bu Mustafa Canan benim hemşerim, hele bir dinleyin, der sazını eline alır beni okutmaya başlardı. Ben bu arada Yusuf Usta’ya soruyordum, Adana’da iyi bağlama çalan var mı? Veya sahne, gazino, çay bahçesi var mı? Yusuf Usta bana bilgi verirdi:”Burda senin okuyacağın yer yok, sadece üç tane pavyon var (Adana Pavyon, Arap Sabri’nin;  Seyhan Pavyon, Barcı Halil’in; Yıldız Pavyon) oralar da içkili yerler sana yaramaz” derdi. 
Yusuf Usta 1959 yılında dükkânını Döşeme mahallesinde bulunan Milli Mensucat Fabrikası’nın karşısına taşıdı. Orda da Burhan Bilgen’i tanıdım. O da şöyle oldu. Bir gün o dükkâna abi-kardeş iki kişi geldiler. Küçük kardeş 11-12 yaşlarında, büyük kardeş ise 35 yaşlarında olan, Allah rahmet etsin, Mahmut Bey’di. Mahmut Bey, Yusuf Usta’ya hitaben:”Usta, çırak arıyor muşsunuz ha bu kardeşim yanınızda çalışsın” dedi. Yusuf Usta da:”Olur” dedi ve Burhan Bilge’nin sanat hayatı 1959 yılında böyle başladı. 
Yine bir gün Yusuf Usta ile sohbet ediyorduk, kapıda bir fayton durdu, içinden, otuz yaşlarında fötr şapkalı, temiz giyimli, elinde siyah bir divan sazı ile dükkâna girdi. Hafif yağmurlu bir havaydı. Sazının ufak bir arızası varmış. Yusuf Usta sazı tamir etti. Adam sazı aldı çalmaya başladı. Sazı öttürüyordu. Merak ettik, sorduk:”Siz kimsiniz?” dedik. Adam kendini tanıttı:”Ben TRT İstanbul Radyosu’ndan Nida Tüfekçi’yim” dedi, devam etti:”Kışlık Erciyes Sineması’na Neriman Tüfekçi ile konser vermeye geldik” dedi. Bu arada Yusuf Usta, Nida Hoca’ya beni göstererek:”Bak hoca, bu Mustafa Canan. Sana bitene okusun” dedi. Nida Hoca bana dönüp:”Ne okuyacaksın delikanlı?” dedi. Ben de:”Hocam bir hicaz yap okuyayım” dedim. Nida Hoca benim bir şeyler bildiğimi anlamıştı. Hemen bir hicaz açış yaptı. Ben de Diyarbakır’dan “Ağla Gönül, Yine Bugün Ağlamanın Zamanı Geldi” ağıtını okudum. Eser bitince Nida Hoca ayağa fırladı bana:”Ula oğlum sen kaç yaşındasın?” dedi. Ben de on sekiz yaşındayım dedim. Bana:”Bak oğlum, ben otuz bir yaşındayım beni dinle” dedi. “Sakın kimseyi taklit etme ve senin yerin bura değil. Sen doğru İstanbul’da TRT Radyosu’na gel beni bul” dedi ve çıkıp gitti. Bu konu kafamda yer etmişti ama o günlerde gidemedim. Taa 1966’ya kadar. Bu arada Sazcı Yusuf Usta, dükkânını Doğumevi Caddesi’ne taşımıştı. 

*İBOŞ  ALİ AĞA-İSMAİL DEDE-EROL AKTI
***Doğrusu bu hiç aklıma gelmemişti… Yusuf Usta, Adana müzik tarihinde önem kazanıyor… 
---Elbette… O günlerin en uğrak yerlerinden biri… Neyse dönelim kaldığımız yere… Aradan birkaç gün geçti yine Yusuf Usta ile sohbet ediyoruz. Yazın okullar tatil, bu fırsatı değerlendiriyorum. Hemen her gün Yusuf Usta’nın dükkânına takılıyorum. Bunun diğer sebebi ise oraya gelen kişileri tanımak istiyor, iyi bağlama çalan var mı diye bakıyordum. Bir gün yine Yusuf Usta’nın saz evinin önünde bir fayton durdu. O yıllarda Adana’da dolmuş yok, fayton çok, otobüs olarak da bir tek Mustafa Okat’ın otobüsü vardı. Faytondan üç kişi indi, biri Selahattin Sarıkaya, diğerlerini tanımıyordum. Bunlardan uzun boylu 50-55 yaşlarında olan İboş Ali Ağa imiş, diğeri kısa boylu, kafasında kasket olan kişi de elinde bir cura tambur Tepebeğ’da marangozluk yapan İsmail Dede. Yusuf Usta bizi tanıştırdıktan sonra sıra çalmaya, okumaya geldi. Ali Ağa bağlamayı aldı, tamburla akort ettiler ve İsmail Dede ile beraber birkaç eser çaldılar. Benim hoşuma gitmişti. Çünkü ikisi de tam bir ahenk ve uyum içinde çalıyorlardı. Sanki yıllarca beraber çalışmışlardı ki gerçekte de öyle imiş, samimi arkadaşlarmış İsmail Dede ile. Yeri gelmiş iken şunu anlatmak isterim; bilemiyorum hayata mı, yaşantıya mı kızmak lazım, yoksa; dili olan insanlar:”Efendim şu kişi çok güzel çalardı veya falan kişi çok güzel söylerdi, Allah rahmet etsin” derler o kadar. Hayatta iken kimse bu değerli insanların değerini bilmez. Öldükten sonra konuşurlar. Bunu şunun için söylüyorum. İsmail Dede’yi tanıdıktan birkaç ay sonra Yusuf Usta’nın dükkânına başı örtülü, yoksul vaziyette, elinde bir çıkınla bir bayan geldi. Elindeki çıkını açtı. İçinden kırık bağlama, saz burguları, saz telleri parçaları çıktı ve Yusuf Usta’ya hitaben:“Usta” dedi “kocam öldü. Bunlar dükkânında kalan şeyler. Bunları alır mısın? Paraya ihtiyacım var.” Yusuf Usta önce bohçanın içindekilere baktı, sonra yaşlı bayana:”Abla sen kimsin, kocan kim? Bu getirdiklerin bizim işimize yaramaz” dedi. Yaşlı bayan ağlayarak:”Ben İsmail Dede’nin hanımıyım. O geçen gün vefat etti. Ben de bunları satayım” dedim. “İhtiyacım var” Yusuf Usta bayana:”Abla bunlar para etmez ama ben sana yine de bir şeyler vereyim” dedi. Cebinden para çıkarıp verdi ve aradan altmış üç yıl geçmesine rağmen ben hâlâ o günü hatırladıkça içimden ağlamak geliyor. Bir sanatçı hayatta iken gereken ihtimam görmeli, yoksa öldükten sonra dövünsen neye yarar. 
Çalma faslı bitince tanışma faslı başladı. Yusuf Usta beni gelenlere tanıştırdı. “Hele bi dinleyin” dedi. Ben bir, iki parça okudum. İboş Ali Ağa da İsmail Dede de çok beğendiler. Ali Ağa bana:“Bak yeğenim sana gendi bestelerimi okuyacağım, bakalım beğenecen mi?” dedi ve çaldı, okudu. Aklımda kaldığı kadarı ile “Sarı Kavun Dilimi”, “Et Aldım Dirhem İnen”, “Karşı dağlar Bizimdir” ve “Hey On Beşli, On Beşli” adlı türkülerdi.  Bu  “Hey On Beşli On Beşli” türküsünün hikâyesini anlattı. Ali Ağa on beş tevellütlü imiş. Tokat’ta askerlik yaparken bu on beşli türküsünü bestelemiş. Adana’da hediye adında bir kızı sevmiş. Onun üstüne yakmış bu türküyü. Yıllar sonra ben İstanbul’a yerleştiğimde 1958 yılında Adana’da tanıştığım Erol Aktı bana hikâyenin sonunu anlattı. İboş Ali Ağa ile Hediye Hanım evlenmişler. Hatta Hediye Hanım, Erol Aktı’nın uzaktan akrabası oluyormuş. Erol Aktı İstanbul’da yayınlanan Akşam gazetesinde yazardı. Sonraları İst. İTÜ Konservatvarı’nda öğretim görevlisi olarak çalıştı. 

*MÜSLÜM GÜRSES-ARAP HÜSEYİN-HALİT ARABOĞLU…
Günün birinde yine Yusuf Usta’nın dükkânına motorla bir arkadaş geldi. Genç benim yaşlarda idi, adı Mennan Nair. Müteahhit Ahmet babanın oğlu. O da benim gibi solak bağlama çalıyordu. Daha doğrusu yeni yeni öğreniyordu. Mennan’la samimi arkadaş olduk. Mennan bana Adana’yı gezdiriyor, bütün ses, saz meraklılarını tanıtıyordu.  Zaten 1963’de Müslüm Gürses’i de (Müslüm Akbaş’tı, öyle hatırlıyorum.) Mennan ders vermem için bana getirmişti. 
Ayrıca Yusuf Usta’nın dükkânında, Halit Araboğlu’nun babası Arap Hüseyin’i de tanımıştım 1.50 boyunda, çok esmer, şalvarlı ve kasketli bir kişiydi. Bağlamada hep taksim yapıyordu. Parmakları o kadar kısa idi ki, üst tellere zor yetişiyordu. Fakat bileği ve parmakları çok hızlıydı.  Hatta bir gün yine taksim yaparken bana: ”Hele bu perdeye bas” dedi. Ben de o perdeye bastım, başladı akor çalmaya. Onunla ahbap olmuştuk. Bize hayatını anlattı. Seneler önce Suriye’den Ş.Urfa’ya gelmişler. Ordan da Adana’ya yerleşmişler. Çocuklarından bahsetti; en büyük oğlu Halit Araboğlu, sonra Gazi, tek kızı varmış Esmehan ve Yaşar. Bu günlerde sahnede olan Kemal Araboğlu daha doğmamıştı. Bu çocukları kahvede saz ve darbuka çalarlardı. Yani ailece müzisyenlerdi. Bunları yakınen tanıdım. 
***Hatırlarsanız, başlangıçta Urfa açık hava konservatuvarı dediniz… Yusuf Usta’nın saz evi de bana Adana kapalı konservatuvarını çağrıştırdı.. 
--- (Gülerek) Gerçekten öyle… O günlerin konservatuvarı da böyle yerlerdi işte… 

***MAHMUT AKAN, KAZIM KARAÖRS VE ADANA MUSİKİ CEMİYETİ 
***Adana’da, Yusuf Usta dışında herhangi bir dernek ya da topluluk çalışmalarınız oldu mu? 
---1956 yılında bana bağlama çalacak kişileri ararken, Urfalı Yusuf’un bana bahsettiği Tepebağ’da, Mahmut Akan’ın, Eski Park Otel’i binasında çalıştırdığı Adana Musiki Cemiyeti’ne gittim.  Birisi tahtaya bakıp bağlama çalıyordu. Biraz bekledim, adam sazı bıraktı bana:“Buyur gardaş derse mi geldin?” dedi. Ben de; yok abi, bana bağlama çalacak birini arıyorum” dedim. Adam tuhaf tuhaf beni süzdü. Karşısında 16 yaşında bir çocuk görünce beni kâle almadı. Şaka yollu:”Hele bidene oku gardaş bi sesini dinleyelim” dedi. O sazını çaldı, ben de bir uzun hava okudum. Adam sazı bıraktı, kendi yüzüne şırrak diye bir tokat attı:”Lan aboo memlekette neler varmış habarımız yok” dedi. Daha sonra Kâzım Karaörs bana:”Kalk gidek gardaş” dedi. Ben de:”Nere abi” dedim, bana:”Hele gel, gel” diyerek, beni Kuruköprü’de Toros Eczanesi’ne götürdü. Uzun boylu, gaga burun yapılı birine:”Mahmut Hoca bak sana ne getirdim” dedi. Beni tanıştırdığı kişi Eczacı Mahmut Akan, beni götüren kişi de Kâzım Karaörs’tü. Adana Musiki Cemiyeti’nde bağlama dersi veriyormuş. Mahmut Akan beni dinleyince hayretle bana baktı:”Sen nerelisin?” dedi, “nerde yetiştin?” Ben de Diyarbakır’lıyım ama babam emniyet komiseriydi, on yıl Urfa’da hep ustaları dinledim dedim. Mahmut Hoca:”Memnun oldum, ben de Urfalıyım, sesin çok güzel” dedi. Sonra Kâzım Karaörs’e:”Kâzım, delikanlıyı hemen kaydet” dedi. Ondan sonra Adana Musiki Cemiyeti’nde Kâzım Sanrı’yı tanıdım. Bu iki Kâzım’la tam on yıl beraber çalıştık. Kâzım Karaörs’ün Adana’da halk müziğinin yerleşmesinde çok emeği var. 
***Cemiyetin dışında ders aldığınız, bilgisinden yararlandığınız bir usta oldu mu?
---Cemiyette on yıl birlikte çalıştıktan sonra ayrılarak Kâzım Karaörs’ten özel nota dersi almaya başlamıştım. Çalışma yerimiz de gündüzleri Ulus Parkı’ydı. Kâzım Karaörs’ten nota dersi aldım diyorum ama bana sadece nota terazisini ve notanın yerlerini göstermişti. O zamanın parası ile 120 lira vermiştim. Sonradan notayı kendi kendime öğrenmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, yeri gelmişken yine şunun altını çizerek söylemek istiyorum. Ben kesinlikle ne Urfa’da, ne Diyarbakır’da,  ne de İstanbul’da hiç kimseden ne ses,  ne de saz dersi almadım. Benim ustalarım kulaklarımdır. Çok dinledim.  Urfa’da, D. Bakır’da hep usta çalan ve okuyanları dinledim.  
***Bir dönem Adana’da çok başarılı bir sahne ve müzik hayatınız olduğu görülüyor… 
---Adana’daki müzik hayatımı unutamam. O yılları bir daha ne ben görebilirim ne de Adana yaşayabilir. Belki o yıllarda gazino veya çay bahçesi yokluğundan, belki sanatçı olmayışından veya benim sesimin güzelliği ya da çocuk yaşta sahneye çıkışımdan da olabilir. 
***Adana’daki sahne hayatınız tam olarak ne zaman başladı? 
---Yukarda da bahsettiğim gibi, on yılım dolu dolu müzikle geçtikten ve gerek Urfa’da, gerekse Diyarbakır’da o günün kıymetli ses ve saz sanatçılarıyla bulunduktan sonra 1953 Eylül’ünde Adana’ya yerleştiğimizde ben tam bir sanatçı olmasam da kendimi kabul ettirmiştim. Ve 1954 yılından itibaren sahne çalışmalarım başladı. 

sürecek 



YAZARLAR

  • Perşembe 18 ° / 4 ° Güneşli
  • Cuma 18 ° / 4 ° Güneşli
  • Cumartesi 17 ° / 6 ° Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    108.659%0,89
  • DOLAR

    5,7475% -0,04
  • EURO

    6,3892% 0,26
  • GRAM ALTIN

    273,43% 0,28
  • ÇEYREK ALTIN

    451,1595% 0,28