ALİ TAŞ ADN.


“GÖZLERİN POYRAZ”


Hikmet Çetinkaya Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Genel Yayın Koordinatörü. Günlük yazılarını sürdürdüğü “Politika Günlüğü” köşesinden kaynaklanan son kitabının adı “Gözlerin Poyraz”. Bu onun 11. kitabı… Hikmet Çetinkaya’nın  Cumhuriyet Kitap Kulübü tarafından yayınlanan kitapları “Çağının Tanığı Üç Yazar”, Kubilay Olayı ve Tarikat Kampları”, Sancılı Yıllar Kuşatılmış Sokaklar”, Kuzu Postunda Kurt”, “Zambak Sana da Bulaştı Kan”, Din Baronunun Kazları”, “Aşık Kadınlar Sokağı”, Şeriat Pazarı”, “Sevdanın Adresi Belli Değil”, “Türkiye’nin Şeytan Üçgeni” ve “Gözlerin Poyraz”. Görüldüğü gibi, kitap adlarıyla bile ortaya konan bir toplumsal negatif. Yoz yaşamda ucuzlayan değerlerin kan, inanç ve siyaset üçgeninde postmodern bir inişe geçişinin tanıklığı böyle olur kuşkusuz. Kaleminizin sizi tarih önünde mahcup etmeyeceği bir zaman yolculuğunda, “yazarlar ayakta ölür” tanımını, ancak bu yaklaşımla gerçeğe dönüştürebilirsiniz. Yazarın kendine olan saygısının ve mutlu olma sanatının da olgusu bu değil midir?

Uyurken seni seyrettim uzun uzun…

Kış bahçelere vurmuştu.

Dışarıda rüzgarın ıslığı gülümseyen gülü anımsatıyordu bana…

Yüreğimde titreşen bir sevda ürkütülmüş korkuları getiriyordu…(s.25)

Kan ve hüzün kokan toplumsal gerçeğin sıkıcı yoğunluğunu hafifleten önemli etken, deneme tadını ve şiirselliği yer veren duyarlılık. Sanatsallığın görüldüğü bu tür derinliklerde, kalıcılık ve iddia olasılığına doğru esen lirizm rüzgârına rastlanabilmekte. Şiir kökeni konusunda da düşündürmekte.

Kapımı çalıyorsun…

Ağaç

Kent, yelken açtığın deniz

Adımlarınla başlıyor gece

Alnına uzanıyor

Bir büyü gibi ışıldıyorsun…(s.7)

Geçmişle gelecek arasındaki önemli olgulardan biri de antik izlek…Naif bir duyarlılığın kuşatımındaki kültürel, uygarlık ve insancıl bir değiniyle yapılan vurgulamalarda, yürekten atılan bir çimdiğin içtenliği duyamsanabilmekte. Sevginin şiirsellikle buluştuğu uç noktalarda, bir biçem izinden söz edilebilmekte… “Adalar denizinde soluk soluğa koşan sevginin güvercinliğinde buluşan sevdaydı, Odisseus Elitis’in hüznü bir İyonya çığılığında

Gençlik düşlerine dönüşmüştü…”(s.5)

Özdemir Asaf’dan Can Yücel’e; Dranas’dan Cemal Süreya’ya uzanan yazınsal serpintide, yer yer Lorca, Verlaine, Aragon sağnağına yakalanabilmek olası. Dizelerle örtüşen yazıların akıcı biçemi kesintiye fırsat vermezken, şiirin damak tadını gündemden düşürmez…

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum.

Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

İstasyonda tren oluyor biraz

Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım” (Cemal Süreya.s.158)

Hikmet Çetinkaya, toplumsal gerçeğin bunaltılı yoğunluğunu bir bakıma şiirle, sanatla dengelemeye çalışır gibi bir izlenim verir. Kuşkusuz ki bu onun yazı biçemidir. Yazınsal bir biçim taşımakla birlikte, günlük olayların karamsar tortularında, yürek pırıltısı bırakarak ilerler. Bir umuttur, coşkudur, sevgidir… Şiirin rüzgârıyla şişen günlük yazı sözcükleri, hep o keşfedilmemiş limanlara doğru yol alır…

Bir Don Kişot coşkusuyla, adsız yarınların şafak sökmemiş kıyılarına doğru sürüklenen yelkenlinin ardında bıraktığı su köpüklerinde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Metin Göktepe, beyaz beyaz gülümser. Topluma, yaşama, umuda adanan yüreklerin adı Bahriye Üçok olur, Doğan Öz olur; Çetin Emeç, Cevat Yurdakul, Kemal Türkler, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Turan Dursun, Eşref Bitlis, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Doğanay, Hiram Abas, Kemal Kayacan, Cem Ersever, Özdemir Sabancı, Musa Anter, Savaş Buldan… Abdi İpekçi’den Uğur Mumcu’ya, Turan Dursun’dan Musa Anter’e, Gün Sazak’tan Kemal Türkler’e Necdet Bulut’tan Mehmet Sincar’a dek son 20 yılda öldürülenler, siyasi görüşleri ne olursa olsun bizim insanlarımızdır…” (s.259) diyen Hikmet Çetinkaya, hümanist bir toplumcu duyarlılığı ile, yetkin bir biçimde tavrını netleştirir: “Yaşama Hakkı “ Kırklareli’nden Ankara’ya bir siyah çizgi çeker. Sabahattin Ali’den Uğur Mumcu’ya dek geçen sürecin adını koyar: “Alacakaranlık Kuşağı.”

19 yaşındaydı.

Adımları gökyüzüne kaydı.

fark etmedi bile,

Gözleri yıldızlardaydı… ( Ali Serkan’ın Babası Ahmet Ertuğrul s. 122)

Hikmet Çetinkaya, çağının tanığı olmaya yönelen bir yazar olarak, duygusal ve romantik yazılarını serpiştirdiği “Gözlerin Poyraz” da, bir hüzün güncesi ortaya koyar. Yozlaşan yaşamda yükselen değerlerle bir çelişki sergiler gibi algılanan bu yazı savaşımı, aslında kof ve paragöz kişiliklerin bitiş noktası olarak ipi göğüsledikleri bir yanılsama olmakla beraber, onurlu ve yürekli bir iştir de. Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele uzanan bu ‘toplumsal ağıtın’ şiir tadında romantik bir denemeyle soluklanması ise kuşkusuz olumlu. Kırsaldan kente akan ama bir türlü köylüleşmeden yakasını kurtaramayan, kömür ve tüp zehirlenmeleri arasındaki arabesk yaşamını varoşlardan taşıran, din-ticaret-siyaset üçgeninde teklifsiz koşturan, mafya-terör-çete baskısından bunalan ve etik değerleri sıfırlanan bir toplumun anı defterine, “Gözlerin Poyraz” etkili bir örnek olarak gösterilebilir. “Türkiye üzerine oynanan oyunlar, terör, insan hakları, siyasal ve ekonomik kargaşa, karışan, kavramlar, emek sermaye çelişkisi, işsizlik, enflasyon,eroin kuryeleri, işkence,yargısız infazlar, PKK, Jitem, Güneydoğu olayları, Susurluk, Sivas, Taksim ve 1 Mayıs olayları, türban şovlar, gözaltılar, Fetullahçılar, Hizbullah katliamları, çocuk ölümleri, töre cinayetleri, katil havaalanları, ümmet şeyh ilişkileri, Hava, deniz ve karasıyla trafik canavarları, can pazarı, kadınların cenaze namazı, orman ve hazine yağmaları, çevre felaketleri, İdil’li öğrenciler, Halepçe Katliamı, sığınmacılar, gurbetçiler” yazarın kalemine takılan görüntü kesintileri olarak, tanıklık beyanındaki yerini bulur.

Yüzümde bunca gerçek gözyaşları

Kucak açtığında ölülerine toprağımız

Hâlâ sıcak ve yakıcı gözyaşlarımız.

Evet söylüyorum bunu bütün dünyaya!

Ve bütün yüreğimle haykırıyorum size:

Yaralamayın n’olur bu sevdayı!

Hayalleri paramparça olan ülkemizde

Bir o kaldırabilir bunca acıyı.”( Jaroslav Seifert s.316)

Betimleyici ve şiirsel yönleriyle sanat taşıyan bazı dizeler, akılcılık içindeki yoğunluğuyla fark edilebilir hemen. Sanırım ki, biz bunlara ‘şiirsel dizeler’ diyebiliriz Bu dizeler, salt imge

Avcılığı gibi, yazıdan veya küçük devinimlerle şiircilikten kopuk bir özellik taşımıyorlar. Aksine; biçimsel yoğunluğun şiire özgü vurgulamalarını yapabiliyorlar. Bununla birlikte, yazının içeriği ve toplumsal gerçek yönünden bazı saptamalar  da anımsanabilir:

“Camları kızıla dönüştüren renkleri, umut verici mevsimleri aramaya koyuldum.”(s.57)

“Kırmızılar daha çok grilerin altında kalır, morlar gece yarısı şarkılarında erirdi…”(s.209)

“Düşler kurdum bembeyaz, çiçekler topladım sapsarı”. (s.82)

“Türkülü, çiçekli dallarını seviyorum aşkın!... (s.185)

“Aşkların o bilinmez yalnızlığı eski zaman düşleriyle birleşiyordu…”(s.200)

“Ren Irmağı’nın kıyısındaki yeşillik sonbahara yenik düşmüştü…”(s.209)

“O sabah Linz’den ayrılıp, bir başka kente giderken üzgün bir dul gibi el salladım kuşlara, ağaçlara…”(s.217)

“Serin mavi gökyüzü bulup kuşanamıyorduk, denize doğru sokaklar göremiyorduk.”(s.218

“Çelik dökmeye hazırlana eller gördük; mitralyözü türküleştiren, türküleri mitralyözleştiren ellerde..”(s.227)

“Sahi siz vişne çürüğü sevdaları bilir misiniz? Sahi siz sevdalı kırlangıçların öpüşlerine hiç tanık oldunuz mu? Sahi siz hiç sulara, göçüp giden kuşlara bakarak bir gülü koparıp kokladınız mı?”(s.237)

“Solculuk etnik bir kimlik değil, emeğin simgesidir çocuğum, bunu mutlaka öğrenmelisin, çünkü zamanımız yok!...

Bak, ağaçlarda inleyen rüzgâr, havada uçan kuş, yırtılan gökyüzü söyleyecek umudun özgürlük türküsünü…”(s.238)

Uyurken seni seyrettim uzun uzun…

Kış bahçelere vurmuştu…

Dışarıda rüzgârın ıslığı gülümseyen bir gülü anımsatıyordu bana

Yüreğimde titreşen bir sevda ürkütülmüş korkuları getiriyordu…”(s.25)

Gurbetçilerin bir başka mahsunluğu vardır. Çetinkaya’nın gözleminde,  “Gözlerin Poyraz”daki gerçeklik boyutunun önemli bir duygusal kesitini de oluşturuyor. Türkiye özleminin saf, naif, umarsız yüreklerdeki çırpınışı Hafize Hanım’ın özlem yüklü sözcüklerinde dile getirmiyor mu?:

“Elma ağaçlarının arkasını hep Türkiye sanırdım…”(s.213)

28 yıl sonra Hikmet Çetinkaya, hâlâ aynı özlemi çekip çekmediklerini sorduğunda, aldığı yanıt: “Artık biz Almayan’lı olduk, çocukları bırakıp nereye gideceğiz.”

Doğru ya…”Çocuklar otuzunu aşmış. İyi öğrenim görmüşler. İşin ilginç yanı üçü de Alman eş seçmişler… Hafize Hanım ve Nuri Bey Alman yurttaşı. Türkiye’de yaptıkları yatırımı elden çıkarmışlar. Köln’de ev alıp, ayrıca dört katlı yaptırmışlar. Hafize hanım ile Nuri Bey’in artık Alman gelini, damadı ve Alman kiracıları var…”

Ne yandan baksan gurbet artık… Ne yandan baksan elma ağacı… Dönmek mi zor kalmak mı zor? Gel de çık işin içinden.

düşünde gör beni bu gece

Aç açık, çıplak ama gururlu olsun resmim

 Şöyle uzaktan sana bakan bir insan gibi

Tedirgin, kıskanç, deli

Her şey senin ellerinden geçsin ince boynundan

Düşünde gör bu gece beni

Öfkemi bir kadehle uyuttum çünkü bugün ben

Gülümsedim bir nar çiçeği gibi”(Gurbetçi Güray Öz-s.227)

“Avrupalı Türkler…” “Gidip de dönenler. Döndüğünde pişman olanlar… Geç kalan kimlik çatışmasına yenik düşen evlilikler. Çoluk çocuğun boğazından kestiğini, ‘kutsal yardım’ uğruna dinselliğe akıtanlar… Sevgisiz çocuklar, yiten kuşaklar, Alamancılık uğruna seksenlik dulla gerdeğe girenler… Gidip de dönemeyenler, dönüp de bulamayanlar. Hayatı arayanlar… Bulup da yitirenler, unutanlar… Fakir Baykurt’un öykülerindeki saf yurtseverler onlar,  Günter Wallraf’ın “En Alttakiler’i yine onlar… “Hapishanede ölen Hüseyin’ler… Alman gencine aşık oldu diye babası tarafından öldürülen Denizli’li Ayten’ler…(s.217) Onlar bizim insanlarımız… Kurulan yaşamların masum ödentileri… Ve tam bir trajedi.

Akşam Köln üzerinden erken iniyor

Ren ırmağı kıyısındayım…

Hüzünlü öyküler yüreğimi sızlatıyor…

Hava soğuk üşüyorum…(s.215)

“O elma bahçelerinin arkasında” ben de vardım. Hamburg’da İstanbul Lokantası’nın önündeyim. Ve yanımda, son düşen kırıntıların çoktan öğütülüp gittiği bomboş bir mide. 1975’in ilkbaharıydı… Kapalı bir hava… Gasthaus’dan kahkalar yükselmekteydi. Turist ezik ve umarsız bir biçimde yığıldı masaya…

Ah! Özgürlüğümün kanayan yarası

Yedi başlı dev

Neyinle övüneyim senin neyinle?

Nereden tutsam tutulmazsın gurbet

Taş duvarlara vursam tınmazsın

Nereden tutayım seni nereden?

Ey gidi hasretliğin gardaşı.”(Cumali Karataş/Söylem/sayı:61)

“Gelirsem başında saç komam senin Türkiye” diye seslenen bir şair var… Toplumcu duyarlılığı şiirinin denizinde çırpınıp duruyor. Berlin’den İstanbul’a sesini duyabiliyor ki, onu anabiliyoruz. Gurbetçi duyarlılığının sürüklediği sözcüklere tutunabiliyoruz. Kısa bir süre için olsa da elma bahçelerinin arkasına geçebiliyoruz…

“Gözlerin Poyraz”a güzel gurbetçi yanıtı veriyor Gültekin Emre… Güncel ve toplumsal eleştiri merceğini, çağa tanık olmanın yurtseverliğiyle tutuyor üstümüze…

Bir Almancının gözüyle Türkiye şöyle:

Kahve, erkek, halk çok

Mezarlık, nazar, muska çok

Hastalık, büyü, aşık çok

Kalp yok, yürek yok, umut yok

Masalara serilir gazeteler boydan boya

Rüşvet, haksız kazanç çok, çıplak kadın

Eti çok, kahramanların yerde kalır kanı

Sığ sularda boğulduk ey halkım, unutma bizi

Trafikte telef olduk ey halkım, unutma bizi

Rüzgârı karşılarken boy veren gençliğimiz”(1)

“Gözlerin Poyraz” daki ilginç, önemli ve duyarlılık yoğunluğu taşıyan ayrıntılar yozlaşan ve alçalan değerlere dikkat çeken duygusallık imbiğinden süzülür. Ekonomi, basın, kültür, çevre ve kırsalda kız öğrenci olma yönünden etkin kesitler sergiler…

“Ekonomi” başlıklı yazıda, “1923-39 arasındaki denk bütçe” konusuna dikkat çekilir.(s.16) “Bütçe harcamalarının %5 den fazla artmadığı, 1925’den sonra hiç açık vermeyen “o dönem bütçesinin özelliği ortaya konur. “1913-14 yıllarında toplu dış alımın %53,4 ünü oluşturan bez, un, şeker, kağıt, çimento gibi temel maddelerin, Cumhuriyet kurulduğundan 9 yıl sonra %28,8 e düşüşünü ve 1932’de onda bir düzeyine inmesi konusuna, güncel bir gönderme yapar. ( Ali Nejat Ölçen-Kemalizmin Ekonomisi)   

Çevre gibi toplumsal duyarlılık gerektiren önemli bir konu, “Deniz Yanar”mı da ortaya konur… Karadeniz bölgesindeki ülke ve kentlerin yanı sıra; Tuna          Nehrin’nin Avrupa ülkelerinden sürükleyip getirdiği yüz binlerce ton çöp, cıva, krom, kurşun, çinko, petrol, fosfor ve azotun   denizi nasıl yaktığı somut bir biçimde vurgulanırken; “Gökova santralını yeşile boyarız” gibi traji-komik bir hafifliği, tanıklığın gerektirdiği biz özenle siyasal etiğin eksi hanesine de yazar(s.241)

Bu tür hafifliklerin yapılması kolay değildir kuşkusuz!.. Ama bir bakıma şaşırtıcı da olduğu söylenemez. Sibel Can’la yatıp kalkıyorsak ekrankolik bir edayla, “Neremi , neremi”

Şarkısı(!) müzik kültürümüzü yansıtıyorsa, “Turnike-Çarkıfelek savaşları” (s.260) tüm hızıyla sürüyorsa, bunlar da normaldir herhalde. Toplumsal yozlaşma yaşanacak demektir. Gökova’lar yeşile boyanacak!..

Galiba, bu konuya yerinde bir göndermeyi Erdal Özyağcılar yapmış. “Hürriyet’te yerli televizyon dizileriyle ilgili saptamasıyla: Türkiye 90’larda başlayan bir bulvarlaşma yaşıyor. 1997’de yoğunlaşan bu süreçte her meslek grubu kendi ucuzluğunu getirdi…”(s.269)

“Yeşil, kırmızı, sarı renklerde, ellerinde taşıdıkları pankartların üzerinde, kimsesiz çocuklara yardım edin! dileği bulunan, İzmir’de sokak gösterisi yapan çocukların, terörist sanılarak tutuklanması da”, ilginç bir algılamaya tipik bir örnek.(s.268). Tıpkı, “evlerine gidip gelenlerin fazla olduğu ve tabak, çanak dağıtmayan gazetenin ısrarlı okuyucusu olup, evlerinde fazla kitap olan öğretmenin, apartman sakinlerince terörist sanılıp polise ihbar edilmesi” olayında olduğu gibi. Ehh… 65 milyonluk bir ülkede tabak, çanak ve çıplak resimler uğruna 3-4 milyon civarında gazete satılabiliyorsa, toplum da gırtlağına kadar bu saplantının içinde olacaktır.

Mahcup erkekler, çekingen kızlar İdil’de hayat anlatır. (Yaşama Yarışan Nedir-s.265)

Erkek arkadaşlarınızla pastanede oturup sohbet edebiliyor musunuz okul çıkışı?

Hayır yapamıyoruz çünkü pastane yok’..

Ne yapıyorsunuz?

Sadece tatlıcı var, oradan ara sıra tatlı alırız…

Hikmet Çetinkaya, toplumsal bir ağıt ve yarı belgesel niteliğindeki “Gözlerin Poyraz”da basındaki ucuzluğu da evrensel bir örnekle netleştirir: Le Figaro gazetesinin iki yıldızı, yazı işleri Müdürü ve Franz Oliver Giesbert ve Yayın Kurulu başkanı Alain Peyrefitte’in kendi kitaplarına övgü yağdırmak için sütunlara yağdanlıkların, Pohpohçuların el koymasını eleştiren Jean Bothorel’in, 1996 yılında çalıştığı Le Figaro’dan kovuluşunu Düzenin Yeni Bekçileri adlı yazısında vurgular ve kendi kendine sorar: Yeni Bekçi Köpeklerinin Türkiye’de sayısı kaç?”(s.299)

Eylül hüznün, eylül kaçışın adı oluyor

İşte genç sokak ve sen henüz küçük bir çocuksun…

Ne olursun hiç büyüme öyle kal…

Gözlerin bir çığlık!..

Ellerin beyaz bir güvercin!..

Gözlerin bir çığlık!..

Ellerin bir beyaz güvercin!..

Sonbahar şafağında uzanıyor ellerim gölge yığınlarının üzerine…

Eylül acımasız, eylül hüzün şarkısı…

Tüm sonbahar aşkları yalan!..(s.199)

 

*(Gözlerin Poyraz/ Hikmet Çetinkaya/ Cumhuriyet Kitap Kulubü/ Ekim 1999/328 Sayfa.)

*(İnsancıl dergisinde yayınlandı)

1-(Söylem Dergisi/sayı:64/Temmuz 2000



YAZARLAR

  • Perşembe 22 ° / 15 ° Parçalı bulutlu
  • Cuma 21 ° / 16 ° Fırtına
  • Cumartesi 22 ° / 15 ° Sağanak
  • BIST 100

    104.828%0,00
  • DOLAR

    5,7653% 0,48
  • EURO

    6,3478% 0,44
  • GRAM ALTIN

    271,68% 0,58
  • ÇEYREK ALTIN

    448,272% 0,58