Mehmet Doğan Karakuş - Muhabbet Yelleri


  HA ALMA VERDİĞİM OĞLANA HA

Kasabanın ünlü Çamlıkahvesi yağmurdan arınık, ışıl ışıl bir bahar gününe, gözlere ışıl ışıl vuran güneş parıltılarını küçük gölcükleriyle birlikte toprak kokusu, tarhlarındaki envayı tür çiçek, çam kokularına bulayıp bulayıp sunduğu zamanda, yani sabahleyin hummalı bir hazırlık yaşıyordu.


Varsıl konaklarından masa, sandalye, bembeyaz patiska örtüler getirilmiş; sarı boyalı belediye binasının duvarı dibine dizilmiş, su bardakları,bocitler sıralı, düzgün konulmuştu. Ağalar, ağır adam edasında, birem birem oturdular sandalyelere. Kollarını dirsekleriyle birlikte koydular beyaz beyaz örtülü masa üstüne. Kimi parmaklarını çatırdattı, kimi parmaklarını birbirine kenetledi, kimi su içti, önlerindeki bocitten bardaklara su koyarak.

Çamlıkahvenin çamları ığralanıyordu.

İlkyaz güneşi arada bir görünüyordu çam dalları arasından, gölcüklere vuru vuruveriyordu; ışıl ışıl gözlere şavkıyordu gün ışığı. 

Marabalar Çamlıkahvenin eğri büğrü masa, sandalyelerine oturmuşlardı. Oturmuşlar da bir türkü tutturmuşlardı sessiz. Gözlerinden okunuyordu.

Elcibaşları hazır bekliyordu.

Gottik Mustafa büyük bir çay tepsisiyle murt çalısından örünük çayocağından çıktığında, tepsinin üstü kırmızı kırmızı çay dolu bardakların sallantılı ışıltılarını çakı çakıveriyordu köylülerin gözlerine. Yalp yalp çakıyordu. Gölcük nasıl ki güneşi şavkıtıyorsa öylecene şavkını vuruyordu. Bir ayrıksılıkla ki; bardaktaki kırmızı şavkıma çay çay koku, buğu salıyordu. Yutkundular. Ağalar var iken, ırgatlara çay vermek olmamalıydı. Gottik Mustafa bunu iyi biliyordu. Çay tepsisini önüne alıp da ağaların önünde, başı hafifçe bir yana eğik; ırgatlarla göz göze geldiğinde mağrurlaşan bekleyişle bekliyordu.

Çamlıkahvede böylesi toplanmalar ya kötenler tarlaya sürülmeden, ya pamuk ekimi öncesi, ya ot dövme zamanı, ya hasat alındığında olurdu. Şimdi zaman, yağan yağmurdan sonra kesek olan, fidenin boğazını sıkan toprağı kazmalamakla birlikte, tarlayı talayan otları ayıklama zamanıydı. Çok önemliydi çok. Bu yüzden, Toros ayakları dibindeki köylüklerden tutun da Yarsuvat'a dek uzanan yazı köylüklerine dek bütün köy ağaları Çamlıkahvede toplanırdı. Çamlıkahvede elcibaşları, elciler de vardı. Onlar, ırgatların önlerinde, daha hallice masa, sandalye dizilmiş yerde otururlardı. 

Böylesine bir ot dövme ayini yapılırken Mehmet ağa sessiz sedasız yazının orta yerindeki iki göz bir aralık, kerpiçten yapılma, üstü çinko çatılı evin önünde bir başınaydı. Çömelikti. Şalvarının peşi yere değdi değecekti. Yekindi, topladı şalvarının peşini, çömeldi yeniden. Dirseği dizinde, avuç içi çenesindeydi. Gâh böyle düşünüyor, gâh zumzuk yapıp da çenesine dayayıp düşünüyordu. Her iki halde  de düşünüyordu;

“Ya tarlayı ot bürür de...”

“Ektiği bider boşa giderse!”

Bir zaman böyle düşündü. Yekindi, elleri ardında kenetlendi, yürüdü, öyle düşündü. Oturup kalktı, kalkıp oturdu, yürüdü durdu, durdu yürüdü... Yoktu.

“Cık!” dedi.

“Pambığı kurtarmam zor!”

Kızı Hacer, babasının düşünceli halini epeydir izliyordu. Anası öleliberi hep düşünceliydi babası. Dünyaya küsmüş, hani kendisi, kızı, yani Hacer olmasaydı hiç mi hiç yaşamaya niyeti yok da öylesine yaşıyormuş, kızının hatırına hani. Mehmet ağa böyle düşünedursun, Hacer daha başka düşünmeye başladı. Birdenbire bir şimşek balkıması ışık ışık çatladı. Kafatasını yardı. Gürledi de gürledi. Koştu evin içine hopladı zıpladı;

“Buldum!” diyordu;

“Vallaha da, tillaha da, billaha da buldum!” Parmaklarının şakırdatıyor oynuyordu. Şakırtıyı duyan Mehmet ağa bir de ne görsün?! Kendisi kara kara düşünürken kızı şakıdık şukuduk, göt ata ata oynuyordu.

“Buldum!” diyor, dedikçe kalçasını sağa attırıyor;

“Buldum!” diyor, dedikçe kalçasını sola attırıyor;

“Vallaha da, tillaha da, billaha da buldum!” dedikçe omuzlarını titretip titretip memelerini hopur hopur hoplatıyordu.

Ağzı açık bakakaldı Mehmet ağa.

Kızı oynaya zıplaya geldi, babasının yanağına bir öpücük kondurdu;

“Buldum!” dedi şaklattı, göbek attı, meme mesden salladı. Mehmet ağa canı sıkkın, kaşları çatık, sert bir ses tonuyla;

“Susss!” dedi, şaplağını indirdi indirecekti.

“Baba, alma alaıcak paramız var mı?” dedi.

“Var!” dedi Mehmet ağa.

“Öyleyse kasabadan bir kasa alma al. Giderken kazmaları götür, bir güzel yülüt!”

“Eee!?” dedi, Mehmet ağa. Dedi demesine de Hacer onu dinlemeden arabaya atı koştu, kazmaları bir bir taşıdı, kamçıyı da verdi babasına;

“Haydi baba!” dedi;

Durmanın zamanı değil!”

Mehmet ağa bir dehledi ki atı, bir kırbaç öşürdü ki havaya... Hava boşluğunda şakladı, yazı köylüklerinin üstüne kamçı şakırtısı, nal, arabanın demir kasnaklı teker sesi çizgilendi. Bir hortlak görüntüsüne büründü araba, ıradı gitti. Hacer babasının ardısıra bakarken Ahmet'i, Hüseyin'i, Kel Memiş'in oğlu Murtaza'yı, yakışıklı Hamza'yı düşünüyordu. Köyün bütün delikanlılarının kendine ilgi duyduğunu biliyor, içlerinden Hamza'yı ayrı tutuyordu. Bu kez, hepsini bir tutmaya kararlıydı;

“Amaaann!” çekti;

“Alınan alınsın!”

Daha akşamın alacalığı yazıyı talamadan geldi Mehmet ağa. Kazmaları yülütmüş, hepsinden önemlisi bir kasa elma da almıştı. Hem de kırmızısından. Parıl parıl kırmızı parlayanından.

“Almaları bana ver, kazmaları indirmeden, tarlaya götürüp her karık başına bir kazma koy baba!” dedi, babasına. Mehmet ağa denileni yaptı. Hacer, gecenin ilerlemiş zamanında döndü eve. 

Ertesi gün, daha horozlar ötmeden, inek mö'örmeden, kuzular melemeden, tavuklar gıt gıt gıdak demeden, itler havlamadan yekindi Hacer. Tarlaya vardı ki ne göre! Köyün delikanlıları karık başında, ellerine kazmaları almış, Hacer'in;

“Seni karık başında elinde kazmayla göreyim!” dediği bütün köy delikanlılarının bu isteğine uyarak bekler bulunca karşılarına geçip;

“Ha alma verdiğim oğlana ha!” diye bağırdığında delikanlıların;

“Bana dedi!”

“Bana dedi!” düşüncesiyle tarlayı tozu dumana katıp pamuk fidelerinin boğazını açmaları bir yana, yabani bir tek ot bile bırakmamışlardı.

Bu olay, Mehmet ağanın, beş parası olmadığı halde, tarlayı kesekten, ottan çöpten beleşe getirip ayıklattığı, köylününse hükümetin vereceği tarım kredisini beklediği, tarlasını otun, çöpün, keseğin taladığı söylendi durdu.

“Ha alma verdiğim oğlana ha!” bağırtısı Anavarza'nın ucundaki Ali Gediği'nden Sumbas'a, Sumbas'tan Yarsuvat'a, Yarsuvat'tan da Akdeniz'e dek aktı gitti.

Gün olur da Çukurova'ya düşerse yolunuz,. Elinizi kulağınıza koyun.

Hacer'in sesini duyacaksınız.

Fısıltılı bile olsa...

“Ha alma verdiğim oğlana ha!”

Bir esen yel size mutlaka duyuracaktır.



YAZARLAR

  • Salı 10 ° / 3.7 ° Bulutlar
  • Çarşamba 7.5 ° / -0.3 ° kırık bulutlar
  • Perşembe 7.1 ° / 0.4 ° Bulutlar
  • BIST 100

    2.086%0,62
  • DOLAR

    13,4401% 0,02
  • EURO

    15,3655% 0,20
  • GRAM ALTIN

    786,10% -0,45
  • Ç. ALTIN

    1297,065% -0,45