Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!


‘MİLLİ DEVLET’TEN ‘RANTİYE DEVLET’E (15)


       KATILIMCI DEMOKRASİ OLMADAN HİÇ OLMAZ -2-

Kâğıt üzerinde yapılan düzenlemeler, eğer zorlayıcı kurallarla koruma altına alınmamışsa, bir anlam ifade etmez. Hele de bizim gibi ülkelerde…

Ülkemizde kurulu mevcut siyasi parti tüzüklerinin tamamı kanun ve anayasaya uygun şekilde kaleme alınmıştır. Aksi halde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yazılı metindeki aykırılığın giderilmesini ister, giderilmezse partinin kapatılması için dava açabilir.

Uygulamada, siyasi partilerimiz ya “tek adam partisidir” ya da parti, sınırlı sayıda kişinin egemen olduğu oligarşik bir yapıdadır. Partilerin alt kademelerindeki üyeleri yani seçmenler, özetle halk, siyasal partilerin karar alma mekanizmalarından fiilen dışlanmış durumdadırlar.

Türkiye’deki siyasal partilerin genel merkez, il ve ilçe düzeyinde üç kademeli olarak teşkilatlanmaları kanun hükmüdür. Uygulamada bu üç zorunlu teşkilat dışında tüm siyasal partiler köy ve mahalle düzeyinde de temsilcilik şeklinde teşkilatlanır. Köy ve mahalle temsilcilikleri zorunlu olmadığından temsilciler İlçe Teşkilatınca atanmakta ve bu atanmış kişiler o köy ya da mahalleden seçilecek delegelerin belirlenmesinde belirleyici olmaktadır.

Delege seçimlerinin yöntemini belirleyen kurallar genelde bilinçli olarak es geçilmekte veya uygulanmamaktadır. Delegeler mevcut ilçe teşkilatında bulunanlarca belirlenerek yazılır(!). Tüzükte “seçim” de denilse yapılan “yazım” işlemi seçim olarak kabul edilir. Sonuçta işler, ilçe yöneticilerinin üyelerden bazılarına, “Biz seni delege seçtik sen de bizi ilçe yönetimine ve üst kurul delegeliğine seçeceksin!” yaklaşımı ile yürütülmektedir.

Dananın kuyruğunun koptuğu yer de işte burasıdır.

Üyelerden birisi çıkar da hak aramaya kalkarsa öncelikle, bir üst kademe yönetimine gider. Üst kademe yöneticileri ile alt kademe yöneticileri aynı hizbin içindeyseler hak arama faslı da daha o aşamada sonlanır. Çünkü üst kademe yöneticileri “kös dinlere”, parti içi hukuk kanalı daha ilk baştan tıkanır.

Asıl önemlisi partili üye, hukukunu aramak amacıyla yargıya başvurduğunda, önündeki iki seçenekten ilki, Hukuk Mahkemesi, “İlçe Seçim Kurulu’nun yetkili olduğu” gerekçesi ile talebi reddeder. İkincisi, İlçe Seçim Kurulu Başkanı ise, “Konunun siyasal partinin iç işi olduğu, kanunla verilmiş bir yetkileri olmadığı,” gerekçesiyle Yüksek Seçim Kurulu’nun yerleşik içtihatlarını cevap olarak başvurana gönderir.

Bu sebeple, Demokratik Cumhuriyet adlı siyasal rejimimiz, işin en başında ve en uç organda işlemez haldedir.

Bu problemin halli yani 2820 sayılı kanunun 93.ncü maddesinin hayata geçirilebilmesi, “Siyasal partilerin iç işleyişlerinin delege seçimi aşamasında denetlenebilir hale getirilmesi,” ile mümkündür.

Siyasal partilerimizin genel karar organları olan kurultayları, kanundaki adıyla büyük kongreleri, zaman içerisinde üyelerin karar oluşumuna katılımlarını imkânsız kılan bir yapıya dönüşmüştür.

Kongre sözcüğü, dilimizde oldukça sık kullanılır. Dilimize Fransızca’dan geçen bu sözcük Türkçe sözlükte, diğer anlamlarına ek olarak, “Bir kuruluşun, temel sorunları konuşmak üzere belli sürelerle yaptığı genel toplantı, yani kurultay,” anlamında da kullanılır.

Teoride büyük kongrelerin iki fonksiyonu vardır:

  1. Parti politikalarının belirlenmesi,
  2. Genel Başkan ve diğer yönetim kademelerinde görev alacakların seçilmesi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranlar, özellikle Mustafa Kemal Paşa, demokrasinin katılım ilkesine o kadar inanmış ve bu ilkeye o kadar sadıktılar ki günümüz politikacılarının onların bu inancı ve ilkeye sadakati konusunda seleflerinin ellerine su dökebilmeleri mümkün değildir. Bir de dönüp, yaşadığı dönemin şartlarına bakmaksızın, “Mustafa Kemal diktatördü,” demezler mi?

Çağdaşları Almanya’da Hitler, Rusya’da Stalin, İtalya’da Mussolini, Portekiz’de Salazar, İspanya’da Franko, Romanya’da II. Karol, Yunanistan’da Metaktas diktatörlüklerini ilan ederken Mustafa Kemal demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü ve hoşgörüyü anlatıyordu, sofrasında topladıklarına.

Mustafa Kemal ve arkadaşları daha ilk günden başlayarak tüm kararların halkın katılımı ile oluşan kurullar, kongreler ve meclisler tarafından alınmasına ve kararların meşruiyetine özen göstermişler; meşruiyetin dışına çıkmamışlardır.  İsteselerdi Samsun’a çıkan on dokuz (19) kişi ya da Amasya Genelgesini yayınlayan altı (6) kişi, başka kimseye danışmadan karar alıp uygular, başarılı olmaları halinde de Padişahın halife koltuğuna oturup ölünceye kadar kimseye hesap vermezlerdi.

Vatanın kurtarılmasına dair kuralların belirlendiği, kararların alındığı Temmuz 1919’daki Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Derneği Doğu Anadolu İlleri Erzurum Bölge Kongresi 15 (on beş) gün sürmüştür.

4–11 Eylül 1919 tarihlerinde toplanan Sivas Kongresi ise Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Derneği’nin Büyük Kongresidir. Erzurum’da alınan kararların tüm şubelere yaygınlaştırıldığı bu dernek kongresi 8 (sekiz) günde tamamlanabilmiştir.

Sekiz gün boyunca İmparatorluğun mevcut sosyal, ekonomik, askeri ve mali durumu ile alternatif çıkış yolları komisyonlarda masaya yatırılmış, tartışılmış; komisyon kararları kongre delegeleri huzurunda yeniden ve tüm katılımcılar söz alacak şekilde bir daha tartışılmış, oylanmış ve “Kongre Kararı” şekline dönüştürülüp ilan edilerek, “milli karar” şeklinde, taraf olan/olmayan tüm dünya devletlerine ile onların halklarına duyurulmuştur.

DEVAM EDECEK…

 



YAZARLAR

  • Cuma 36.8 ° / 23.2 ° Açık hava
  • Cumartesi 37.3 ° / 23.3 ° Açık hava
  • Pazar 38.3 ° / 22.4 ° Açık hava
  • BIST 100

    2.444%1,61
  • DOLAR

    17,5257% -0,01
  • EURO

    17,5100% 0,55
  • GRAM ALTIN

    964,78% -0,53
  • Ç. ALTIN

    1591,887% -0,53