Mehmet Doğan Karakuş - Muhabbet Yelleri


MIZRAP

Saza vurulan tezene değildir. Hani muska benzeri olan; adına pena denilen, telli sazlara, uda, gitara, cümbüşe... vurulan bir aygıt hiç mi hiç değildir. Mızrap, Eşe karının oğludur.


            Evli barklı, iki kardeş, iki gelinli Eşe karının her şeyidir Mızrap. Şu dağlar var ya şu Toros dağları! Gidip gidip de azık taşıdığı, cendermeden, uğru suratlıların görmesin diye dağ namazında yekinip yoluna düştüğü şu ışkiye barındıran Torosların dili olsa da bir... Anlatsa! Yolun, kesme ağaçlarının, murt çalılarının, suyu çağıldayarak akan derenin, şarlakın, hele hele yazıya kıvrana kıvrana, karayılancasına ola ola kıvranarak akan şu Savrun'un dili olsa da...

            “Çek dabancanı Mızrap! Esas oğlanı vuracak kalleş!” diye bağırdığı yazlık sinemada, dağın taşın zahmetini çeke çeke yoluna düştüğü ışkiye kocasının, o börtü böcüğün, çalının ağacın, şarlağın şarıltısını, Savrun'un şırıltısını dinlerken... Onca hasrete yanıp tutuşan kadınlık özleminin sancılarını kasıklarında duyup duyup da uykusuz gecenin tan şavkımasında yollarına düştüğü ışkiyenin, arzulu okşamalarını duya duya mest olduğu şu koca Toros'un, üce, ulu, ermişler yatağı, hasretler otağı olan şu Toros'un dili olsa...           

            İşte, böyle bir arzulu sevişmenin, taşlara sürtünüp sürtünüp de  acısını duymadığı, karayılanlarca kırmızı kırmızı, Jpon fenerlerince kızıl emişmelerin iniltilerini bir anlatsa... Toprak dile gelip gelip de...

            Kesme saçlıydı Mızrap.

            Kara kuruydu.

            Işkiye babasına benzerdi.

            Son püntüktü son!

            Uğursuz bir gecenin uğursuz bir zamanında, uğursuz bir fısıltı geldi, kulağından girip girip de oydu, oyuk oyuk etti beynini. Damarları, incecik beyninin o incecik damarı şiştikçe şişti Mızrap'ın. Kesme saçlı başı yokarı yokarı kalktı. Kara elmas gözlerinden kara parıltılar, sarı sarı ipildeyen yıldızları yaktı tutuşturdu.

            Dolanıyordu, ellerini ardında kenetleyerek.

            Soluyordu Mızrap.

            Işkiye babasının tek atımlık tabancasını çıkardı sandıktan.

            Yağladı.

            Bir tamirciden bilye aldı, nohut büyüklüğünde.

            Yağladı.

            “Yağlı kurşunlara gedesice mel'un!” dedi geceye.

            İtler nasıl uluduysa, öyle uludu.

            Hesaplar, kitaplar yaptı durdu sabah akşam.

            “Halın hal değil oğul!” dedi anası.

            Kenetliydi dişleri, dudakları sıkıydı. Gözleri ölüm kararlı bakışlıydı. Karşılık vermedi anası Eşe karıya. Dönüp bakmadı bile.

            İncecik bacakları çelik çelikti.

            Çelik yaylar kırılmaz.

            Bacakları çelik çelik yay olup, yaylanıp duruyordu. Bedeni de yaylı  bacakları üstünde bir sağa, bir sola, bir ileri bir geri... Bir sağa, bir sola, bir ileri, bir geri...

            Ünzüle geldi.

            Çocuk çocuk saflıkta bir dudak büklümü, gözlerinde utanç matlığı vardı. Başını önüne eğdi oturdu kaldı Mızrap'ın önünde. Boynu büküktü.

            Mızrap, tabancayı dayadı Ünzüle'nin ense köküne.

            Horozunu kaldırdı tabancanın.

            Çıt çıkmadı.

            Ünzüle boynunu hiç doğrultmadı.

            Mızrap, tetiğe dokunmadı.

            Yılan sessizliğinde akıp gitti dışarı. Akıp gitti. Kendisinin bile haberi olmadı akıp gittiğinden.

            Yokuşun orta yerindeki arkın kambur köprüsünün altına girdi.

            Saatlerce bekledi.

            Bir sabun kokusu, bir kolonya kokusuna, ter kokusuyla sinmiş bir koku yayıldı ortalığa. Ortalık zifirdi. Duydu. Kesme saçlı başını çıkardı köprünün altından.

            Alkol kokusuyla birlikte yalpalayan ayak sesi, ter, kolonya, sabun kokusu...

            Bir an, karısına tecavüz olayını yaşayı yaşayıverdi.

            Çocuk suçsuzluğunda başını eğen Ünzüle gözünün önüne geldi durdu.

            Horozunu kaldırdı tabancanın.

            Geceye bir eski tabanca sesi çizgilendi.

            Barut kokusu, alkolün, kolonyanın, sabunun kokularını örttü.

            Barut kokusu salındı geceye.

            Bir de kan.

            “Vurdum!” dedi anasına. Yörüdü yokuş yokarı.

            “Dağlara git. Dağlar seni saklar. Ünzüle sana azık getirir. Bir getirdiğinde, yatır çalıların altına, taşların üstüne... Bir Mızrap da senin olsun! Güle güle!”

            Dağlar!

            Ünzüle!

            Mızrap, anası...

            Bir geceye, mavi mevi bir geceye sarı sarı çakıldılar yıldızlar. Balkıdı durdu bugüne dek, öylecene izlenir oldular her gece, her gece! Derler ki;

            “Toros'un üzerinde ışıl ışıl, parıl parıl parıldayan demirkazık yıldızı Mızrap'ın kendisidir.”           Ne heyk'alar anlatıldı Mızrap üstüne. Ne sözler söylendi sevda üstüne. Hepiciğini topladı demirkazık, mızrap oldu, saz oldu, türkülere döküldü, mavi mavi geceye gümüşten de parlak bir gümüşrengine büründü durdu. Her baharda, Toros ücesinin en ücesinden balkır durur. Balkır durur. İnsanoğlu hiç kaldırmaz başını.

            Mızrap, üce Toros başında, anası Eşe karının, kalleş adamın esas oğlana silahı doğrulttuğu zamanda söylediği;

            “Çek dabancanı Mızrap!” sözünü uzaklara baka baka duyar.

            Bir bulut kaplar sıradağları.

            Bir özlem.

            Bir hüzün.

            Mızrap, sazın tellerine dokunur durur.

            Bir türkü ağar demirkazık üstünden.

            “Yıldız yıldız sarı yıldız mavi yıldız

            Beller büken yollar kesen yıldız yıldız!”

            Mızrap dinler.

 

 

 

 

           



Mustafa Erdem
23.08.2021 13:18:58
yine muhteşem bir eser yazmışsınız.

YAZARLAR

  • Çarşamba 7.5 ° / -0.3 ° kırık bulutlar
  • Perşembe 7.1 ° / 0.4 ° Bulutlar
  • Cuma 9.3 ° / 5.5 ° Dağınık bulutlar
  • BIST 100

    2.042%3,14
  • DOLAR

    13,4170% -0,83
  • EURO

    15,2711% -0,30
  • GRAM ALTIN

    794,09% 0,59
  • Ç. ALTIN

    1310,2485% 0,59