Mehmet Doğan Karakuş - Muhabbet Yelleri


ÖKSÜR

Dağkolu köylüklerinde yaşamak zordur. Yol yok, okul yok, camii yok... Hani, insanın temel gereksemelerini giderecek unsurlar yoktur.


             Bu yokluk içerisinde yaşamaya zorlanan insanlar hepten uzak bırakılmıştır dünyadan. Muhtarı, ağayı bilirler. Okul olmadığı yerde öğretmen olmadığından ötürü kimseden bilgi de alma şansı yoktur. Köylü, kendini alim sanan; çalı fakılarından alabildiği bilgi neyse, onunla yetinmek zorundadır. Hastalansa doktor, ilaç hiç mi hiç yoktur. Şehir uzaklarda bir masal ülkesidir, ancak ağa gider, bir de muhtar. Köylü gidemez. İşi, gücü, çifti çubuğu... Hani masalımsı bir görünümde düven üstünde yamalıksız giyitleriyle bir çocuk, nasırlaşmamış elleriyle bir çiftçi çizimleri vardır ya... Hep öyle bilir, şehirde yaşayanlar, köylüyü. Köylü, şehirliyi hiç mi hiç bilmez, bilemez. Çünkü fotoğrafı tanımamıştır.

            Dağkolu köyleri böylesine yoksunluk yerleri olduğu zamanlarda, Ali'nin babası hastalanır. Ali babasını doktora götürmek zounda kalır. Nedeni şudur. O, nefesi güçlü, muskası etkili, suya tükürüp de, dualar okuduğu, üflediği suyu içse de, Ali'nin babası; çalı fakısının hiçbir yararını, hiç görememiştir. Tütsüler, ottan ilaçlar, şifalı sular... Ol verip kâr etmez, Ali'nin babası Mestan'a. Hayli ilerlemiş yaşına karşın dinç, sağlıklı gözükse de Mestan emmi, bir maraz bulaşmış ki, günden güne güçten düşürmüş, yatağa bağlamıştır maraz.

            Ali, köy odasına, muhtarın yanına gider.

            “Muhtar emmi!”

            “Hıh!”

            “Babamı biliyo'n!”

            “He.”

            “Tohhtura götürmekten başka...” sözünü bile tamamlatmaz muhtar;

            “Ne tohturu lan! Götürsene Dilâver hocaya.” der.

            “Götürdüm.”

            “Eeee!?”

            “Okudu, üfürdü, dualı su içirdi, muska yazdı...”

            “Kâr etmedi mi?”

            “Etmedi!”

            “N'etce'en peki?”

            “Şehere gidek.”

            “Gidek de şeherde tohtur beleşe bakmaz ki!”

            “Yaa!?”

            “Paran var mı?”

            “Azıcık var.”

            “N'aatlak?”

            “Otuz lira!”

            “Benden duymuş olma. Tohtur her tınsırığa on lira alıyormuş!”

            “Deme!”

            “At arabasına koy babanı, götür şehere...”

            Bir umutla ayrılır, Ali, köy odasından, muhtarın yanından. Köyün at arabası iki oklu, tek atlıdır. Tekeri çelik çemberli, aşınmaktan ötürü ışıl ışıldır. Yaz kış, yağmur çamur, kar boranda kullanıla kullanıla tahtaları haddinden fazla gıcırdayan, hani dokunsan dağılacak hallidir. Yatak, yorgan bir güzel döşer arabayı, babasını özenle yerleştirip kırbacı şöyle bir havalandırır. Zavallı at, kaburgaları görünen sırtına inecek olan kırbacın acısını duymak istemezcesine kişner.

            “Anladım insanoğlu, vurma!” dercesine.

            Gıcırtılı, takırtılı tukurtulu araba sesi dağların arasındaki keçiyolundan yankı salarak şehere doğru gider. Gider gitmesine de, Ali'nin kafasında doktorun her tınsırık başına on lira istemesi gelip takılır.

            “Ulaaannn!” der;

            “Babama desem mi, demesem mi?”

            İkirciklenir.

            Uzun uzun düşünür, kendiyle didişir, en sonunda babasına, Mestan'a döner, der ki;

            “Baba!”

            “Hıh!”

            “Amanı cırı bilin mi üç kerreden fazla tınsırma!”

            “Ne dedin?”

            Baba, şeherdeki tohtur, tınsırmaya öksürme diyormuş.”

            “Derse desin!”

            “Şimdi sana diyecek ki...”

            “Öksür diyecek. Koskoca tohtorun tınsır diyeceğini beklemeyiz ellaham.”

            “He. Öyle de, yalnız işin gidişatı öyle değil.”

            “Neymiş?”

            “Öksürük başına on lira alıyormuş.”

            “Kim dedi?”

            “Muhtar!”

            “Muhtara kim demiş?”

            “Çalıfakısı!”

            “Çalıfakısına kim demiş?”

            “Ağa!”

            “Haaa! O zaman essahtır.”

            “Essah olmasına essah da baba, epi topu otuz liramız var!”

            “Yani?!”

            “Hani bir öksürük on lira ya! Üç öksürük otuz lira eder.”

            Konuşa söyleşe Toros ayaklarından düzlüğe indiklerinde taşsız bir siyah toprak yol üstünde arabanın sallantılı tahta sesi, tekerin çelik sesi kesilir. Kasabaya inip, Çamlıkahvenin yanındaki doktor muayenehanesine gelir, babası Mestan'ı arabadan indirip, bekleme yerindeki sandalyeye oturttuktan sonra, aşağıdaki hana gidip, arabasını emanet eder, atının başına yem torbasını geçirip gerisin geriye döner Ali. Kısacık zamanda, nasıl, ne zaman olduğuna şaşırdığı olay şöyledir:

            Doktora gelen kaymakam, garnizon komutanı Mestan emmiyi görünce doktora derler ki;

            “Biz, köylü efendilerimizin doktordan yararlandığı ana tanıklık etmek istiyoruz.”

            Doktor, bir gösteriye hazırlanırcasına stetoskopu takar, sırtını omuzuna kadar açtıktan sonra ayasını hastanın sırtına koyup vurur;

            “Öksür!” der.

            “Öhhööö!”

            Bu kez stetoskopu koyar sırtına;

            “Bir daha öksür!”

            “Öhhööö!”           

            Elini gezdirdikten sonra bir daha öksürmesini söyler.

            “Öhhööö!”

            Oldu üç. Amma doktor, ihtimamını kanıtlamak için sürekli vurur;

            “Öksür!” deyinceee!

            Mestan emmi öksürmez. Doktor üsteler, Mesten emmi diretir. Kaymakamla komutan bir olup Mestan emmiyi ikna için başlarlar;           

            “Öksür!” demeye.

            Bir türlü öksürmez Mestan emmi. Yalnızca şu sözler çıkar ağzından;

            “Gadanız'alam, gurbanınız olam! Otuz liradan fazla paramız yoktur. O da oğlum Ali'dedir!”

            Ali, elleri önünde birleşmeş halde, kapının önünde belirir;

            “Hadi oğlum!” der;

            “Köyümüze gidek!”



YAZARLAR

  • Çarşamba 7.5 ° / -0.3 ° kırık bulutlar
  • Perşembe 7.1 ° / 0.4 ° Bulutlar
  • Cuma 9.3 ° / 5.5 ° Dağınık bulutlar
  • BIST 100

    2.042%3,14
  • DOLAR

    13,4170% -0,83
  • EURO

    15,2711% -0,30
  • GRAM ALTIN

    794,09% 0,59
  • Ç. ALTIN

    1310,2485% 0,59