“Son zamanlarda uyandığımda, her sabah tıpkı bu nehir gibi kokan sular damlıyor ellerimden”
Vltava Nehri kenarındayım, ayak izlerine basarak yürüyorum.
Öfkeni kusuyor toprak, sulara bıraktığın sözler çarpıyor yüzüme
“Dünya yeterince kötü”
“Yakanı hiçbir zaman bırakmayan şehirdeyim.”
Sararmış mektuplar, solmuş fotoğraflar için kapını çalıyorum.
Bu gri ev, yere çöken ağır hava, bu soğuk kasvet, akmayı unutan karanlık.
Sesin boğuntusu, korkunun kilidi, suskunluğun derinliği
ve babasız oğulların kapılardan sığmayan yalnızlığı…
“Soy ağacı kader” çoğu zaman da keder
biliyorum…
Sönen muma takılmasın diye gözlerim, son evdeki fenere yüz çevirip geçiyorum Azizler köprüsünden,
Kör Rahibe’nin ayakları dibinden, kulelerden.
Davud’un Yıldızı, Kristal Gece, ölüm!
Ölüm ki toprağın yüzüne sığdırılmayan insan, ölüm ki mahşeri mezarlar, ölüm ki on iki basamaklı yeraltı şehri…
Şimdi sen, Auschwitz'in küllerinin düştüğü meydandaki ateşi söndür,
altı yüz yıllık saati durdur,
ve zamanın kemiklerini kuleden indir!
Gözyaşlarını topla
Aşkı unutma!
Gidelim…
Nevin Koçoğlu