DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 18.05.2021 15:03:00 1718 0
  • BIST 100

    1.392%0,51
  • DOLAR

    8,8142% -0,04
  • EURO

    10,3261% 0,07
  • GRAM ALTIN

    496,67% -0,48
  • Ç. ALTIN

    819,5055% -0,48

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Fenerbahçe 7 5 1 1 5 16
2.Trabzonspor 7 4 0 3 7 15
3.Altay 7 5 2 0 5 15
4.Beşiktaş 7 4 1 2 7 14
5.Hatayspor 7 4 2 1 8 13
6.Konyaspor 7 3 0 4 4 13
7.Alanyaspor 7 4 2 1 -3 13
8.Kayserispor 7 3 2 2 2 11
9.Fatih Karagümrük 7 3 2 2 1 11
10.Galatasaray 7 3 2 2 0 11
11.Sivasspor 7 2 2 3 3 9
12.Adana Demirspor 7 2 2 3 1 9
13.Antalyaspor 7 2 3 2 -3 8
14.Gaziantep FK 7 2 3 2 -4 8
15.Başakşehir FK 7 2 5 0 0 6
16.Kasımpaşa 7 1 3 3 -3 6
17.Yeni Malatyaspor 7 2 5 0 -7 6
18.Göztepe 7 1 4 2 -4 5
19.Giresunspor 7 0 5 2 -7 2
20.Çaykur Rizespor 7 0 6 1 -12 1
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Salı 32.7 ° / 21.1 ° Açık hava
  • Çarşamba 31.8 ° / 21.3 ° Açık hava
  • Perşembe 33.3 ° / 21.1 ° Bulutlar

ÖYKÜ: RECEP NAS

ADAM OLMAK

Akşamın alacası gecenin zifirine koyulmaya durmuşken vardı eve. Göçmenler Mahallesi’nin karanın karası yüzlerde pırıl pırıl parıldayan dişleri andıran aşı boyalı evlerinin, insanı erinç ülkesine çağrılayan davetkâr bakışlarını bile fark etmedi. Adımları, karası iyice yüze vuran karanlıkla zorlu bir yarışa tutuşmuştu.

Yoruldukça el değiştirdiği tüpün ağırlığından kollarının uzadığını duyumsadı. Uzamışlar da ayaklarına dek varmışlardı sanki. Dört ayaklı bir hayvana dönüşmüştü. Yabanıl duyguları kabarmıştı da, kilitlendiği hedefe doğru, gözlerinde bir hiddet dalgası, hızla seğirtiyordu. İçinde bütün organları, birbirlerini ezmecesine koşturuyorlardı âdeta. Bir sokak lambasının altına geldiğinde duraladı. Soluğu tükenmişti. Ne diye acele ediyordu ki!..

Evlerde kaşık çatal savaşlarının sürgittiği bu saatte kimseler çıkmazdı sokağa. Çocukların cıvıltısındaki sokağın yürekleri kıpır kıpır eden şenliği, yerini kederli terk edişlere bırakmıştı çoktan. Sokak lambasının dönencesinde fır fır dönenen geceböceklerinin sergilediği ışık dansı altında içinin kabardığını duyumsadı. Günün kapılarını kapattı; geceye daldı.

Elindeki tüpü yere, direğin dibine koydu. Sırtını direğe verdi. Hafiften esen bir rüzgâr, gözlerinin perdesine uzak kentlerin yansısını düşürdü. Kanında şaha kalkmış atlar koşturuyordu. İçinde gün boyu süren kasvet, bu hüzün durağında biten günle birlikte yerini coşkulara bırakırken, uzak kentlere düşsel yolculuklara çıktı. Babasıylaydı. Adını duyduğunda bile ürperdiği o kocaman kentlerden birindeydi şimdi. İnsanların çalgı cümbüş ordan oraya koşturdukları, bir pazaryerindeydiler. Çığırtkan pazarcılar gibi bas bas bağırıyordu. Elma, armut satıyordu. Az ötede, tezgâhın gerisinde babası, onu gururla izliyordu. Kocaman kafasının iki yanında koca koca uzanan kulaklarını unutmuştu. Ablak suratının tam ortasında kocaman bir armut gibi sarkan burnunu da…

Unutmuştu. Dün mü gitmişlerdi. Önceki gün? Babasıyla İbrahim. Salya sümük yolcu etmişlerdi. Nasıl da kurulmuştu kamyonun önüne İbrahim. Kasım kasım kasılarak. Anası bir mutfağa, bir dışarı seğirtip durmuştu. Su konulmuş muydu şişeye. İçine buz? Yolluk unutulmasındı. Yolda acıkırlardı. Kaç saatlik yoldu. Akşama zor varırlardı. Allah kazadan beladan esirgesindi. Arkalarından su dökmeyi de unutmamıştı. Gitmişlerdi. Artlarından, öfkeyle karışık bir özlemin çıkmazında duyduğu iç sızısıyla, bakakalmıştı.

Yine söz vermiş miydi babası? En baba kollarıyla sarmış, kulağına fısıldar gibi seslenmiş miydi? “Bi dahaki sefere, söz, seni de götürecem” demiş miydi? Mutlanmış, umutlanmış mıydı? Yüreğinde neşeli bir ezginin sarhoşlatan tınılarını duymuş muydu? Yumuşacık. Babasının göğsüne gömmüştü başını. Küçük bir çocuktu o zamanlar. Babasının arkasından ağlardı. Beni de götür diye tuttururdu. Dönüşte oynar, zıplar; bağırır, çağırırdı. Ses etmezdi babası. Eline üç beş kuruş tutuşturur, bakkala gönderirdi. Anasıyla evde yalnız kalmak içindi. Anlardı. İbrahim daha küçüktü. Elinden tutar, onu da götürürdü. Şekerleme alırlardı. Yalaya yalaya tüketmeye çalışırlar; baktılar tükenmiyor, kıtır kıtır yerlerdi. Sonra da çıkarttıkları sese kıkır kıkır gülerlerdi.

“Kocaman adam oldun artık, mızmızlanıp durma!” Sesinde ödün vermez bir kararlılıkla söylemişti bunu babası. İyi ya işte, madem koca adam olmuştu, götürseydi ya. Adam olmanın anlamını düşündü. Bıyıklı, kocaman elli, kalın sesli, sert bir aile babası olmak mıydı adam olmak? Dev gibi kamyonları kuş gibi uçurup, dağları, ovaları aşırtmak mıydı? Uzak uzak kentlere gitmek miydi adam olmak? Mızmızlanmamak mıydı; susup oturmak mıydı? Bir hamlede kamyonun tepesine çıkıvermek miydi!? Neydi adam olmak? İbrahim olmak mıydı? Kocaman olmak mıydı!? Doğru. Koca adam olmuştu. Kulakları büyümüş, burnu irileşmişti. Yüzü suratsız bir dolunaya dönmüştü. Hiç düşünmüş müydü büyümeyi? Hiç istemiş miydi? Oysa ne güzeldi çocukların şenliğinde karşılamak babayı. Yine karşılasaydı ya öyle. Yine sarılsaydı boynuna. Başını göğsüne gömseydi. Uyusaydı.

Uyumuş, uyanmış; koca adam olmuştu. “Kime çekmiş bu çocuk böyle, kulakları kocaman.” dedi anası. “Burnu da ne iri, tıpkı armut gibi.” dedi babası. Bir ağızdan güldüler. Gülüşlerindeki sevecenlik yüreğine battı. Utandı. Utanarak büyüdü. Büyüdükçe küçüldü kendi içinde. O küçüldükçe İbrahim büyüdü. Bir yerlere sığamaz oldu. “Onun burnu küçümen, benimkisi gibi suratını kaplamıyor. Kulakları öyle biçimli, öyle küçük ki, kafasının iki yanında ha var ha yoklar. Alnı öyle pürüzsüz, öyle geniş ki. Öyle yakışıklı ki. Bu yüzden biliyor o her şeyi. Bu yüzden gidebiliyor babamla birlikte.” Kırık bir aynada yüzünü inceliyordu. Aynada incelediği kendi yüzü değildi. Evden, sokaktan, kamyonun önüne atlayıverip gitmelerden, uzak kentlerden, büyük adam olmalardan çağıl çağıl bir İbrahim düşüyordu aynaya.  Bir maske mi geçirmişlerdi yoksa suratına!? Şöyle alttan parmaklarını geçirip çıkarsa, bir kuş yüreği gibi pır pır eden yüreciğindeki masum çocuk yüzünü koysa yerine…

Adam olmak istemiyordu. Bıyıklı, koca elli, kalın sesli, sinirli bir adam olmak istemiyordu. İbrahim olmak istiyordu. Anasının Tarık Akan’ı, babasının Göksel Arsoy’u olan İbrahim olmak istiyordu.“Akıl kutum benim.” diye seviyordu babası onu. “Tıpkı dayısı, inşallah okuyup büyük adam olacak benim oğlum.” diyordu, anası hep. Büyüyünce büyük adam olacakmış İbrahim. Öyle diyorlar. Yarın öbür gün, elden ayaktan düşünce onlara o bakacakmış. Hiçbirinden fayda yokmuş. İbrahim akıllıymış. Ne iyi etmişler de onu yapmışlarmış…

Kulaklarını tırmalayan cırtlak sesleriyle ağustosböcekleri geceböceklerinin dansına katılmaya durduğunda kalktı yerinden. Uzun bir yolculuktan yeni dönmüş gibi; yorgun, kafasında düşsel yolculuklarından, ayrılıklardan, gitmelerden, gidememelerden, yürek ezikliklerinden bin parça imgelemle düştü yola. Akşamın alacası çoktan gecenin zifirine dönmüştü. Ay aydınlığında kara bir adamı andıran, pencereleri kör eve yaklaşırken fırlattı elindeki tüpü. Açık duran kapıdan yuvarlandı gitti tüp. Tüple birlikte içinde binlerce düşünü, düşkırıklığını taşıdığı aynayı da savurmuştu. Cam kırıkları yüreğine batmıştı.

Bir süredir kımıltısız, yerdeki kilimin girişik desenleri üzerinde uzun bir yolculuğun dönülmez yollarında kendine bir çıkış arayan kadın, öfke ve sitemle anlamını pekiştiren bu gürültüyle döndü odaya. O an çözdü içinde düğüm düğüm olmuş eytişimin ipini. Güneşin ülkesinde bile bir saniyeden uzun sürmüyordu aydınlık. Gece kara rengini yalapşap çalmıştı odadaki her bir eşyaya. Yıllardır anlağının aynasında bin bir yansısını bulan bu tekdüzeleşmiş düzen içinde, kör olsa bile kolayca bulabilirdi yolunu. Yine de ürperdi karanlıktan. Derin bir iç çekti. Allah gören gözden etmesindi.

Bir ışık aradı. Telaşla fırladı yerinden. Kendisinin de şaştığı bir hızla, bir çırpıda buldu giriş kapısının hemen solundaki düğmeyi. Küçücük bir çıt sesi, o karanlıkta kulakları sağır eden bir gökgürlemesine döndü. Şimdi oda yoğun bir ışık sağanağı altındaydı. Hâlâ gözünün önünde uçuşmakta olan kara lekeleri gözlerini ovuşturarak kovaladı. Yerde, öylece fırlatılmış yatan bir tüp gördü yalnızca. “Hasan nere gitti ki!?” dedi, kendi kendine. Sorduğu soruya kendi de şaştı. Her çarşı pazar dönüşü olan şeyler olmuştu işte yine. Hele böyle bir başlarına kalmışken ana oğul. Hele böyle yeni gitmişken İbrahim’le babası. Yani, henüz tazeyken yarası. Anlayabilirdi bu olmazlanmalarını. Kapısı yarı açık duran yan odaya seslenecek oldu, vazgeçti. Birazdan çıkardı nasılsa. Yerde yatan tüpü aldı –başlığını nasıl takacaktı?—seslense miydi yoksa!?—doğruca mutfağa yöneldi.

Dönüşte evin hâlâ bu denli sessiz olması, yüreğinde inceden bir kuşku rüzgârı estirdi. Bunca zaman kendini toparlar zahir, diye düşünmüştü oysa. Uyumuş kalmış olmasındı!? Yarı açık kapıyı, gıcırdamasına aldırmadan tamamen açtı. Işığı yaktı. Oda bomboştu. İlk kez bu denli korktuğunu duyumsadı. Yüreği hızla çarpmaya başladı.

“Hasan!”

Uzak uzamlara bağırır gibi seslendi. Sesine ses olmamıştı kimse. Telaşla dışarı koştu. Çardağın altına baktı, ekmekliği yokladı, odunluğa seslendi. Yoktu. Bahçeye koşturdu. Orada bulacağını umdu. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi, kaşla göz arasında kayboluverip gitmiş olsun da, orada bir ağacın altında kendi kendine oynarken bulayım diye umdu. Kime ne anlatırdı; kime nasıl açıklardı. Kimseler duymasındı. İçindeki korku dalgalarını yararak çıkan çatallanmış bir sesle, gecenin bu vaktinde birilerinin duyabileceği endişesiyle seslendi. Yaprakların hışırtısından gayrı ses yoktu bahçede. İlk kez bu denli umarsız kaldığını düşündü. “Koca adam, başına bi iş gelecek değil a!” diye söyleniyordu, kendini rahatlatmak adına. En iyisi biraz daha beklemekti. Belki de geri dönmüştü. Umutlandı. Geldiği gibi eve yöneldi. Ne gelirdi elden, beklemekten gayrı. Şimdi ortalığı ayağa kaldırıp velveleye vermenin sırası değildi. İşleri büsbütün çıkmaza sokmanın âlemi yoktu. Bi duyan olur da “bir oğlana sahip çıkamadın” derlerdi sonra. “Biraz dolaşsın, burnunun yeli insin, döner zahir.” diye düşündü. Pencerenin önüne oturdu, beklemeye koyuldu.

Saat gece yarısını çoktan geçmiş, sabaha yaklaşıyordu. Kapı yavaşça açıldı. Hasan içeri girdi. Bütün kaygıları, korkuları, üzüntüleri dışarı çıktı. Birden fırladı yerinden. Öfke ve uykusuzlukla bulutlanan gözlerinde belli belirsiz bir Hasan silueti duruyordu şimdi. Kapının girişinde, ellerini önde kavuşturmuş, başı yerde, akşamın bir saatinden beri çıkmaya çalıştıkları kuyuya bakıyordu sanki. Her şey bir saniyede yaşanmış bitmişti. Oyun sona ermiş ve Hasan eve dönmüştü. Gözlerini ovuşturdu. Şimdi daha net görebiliyordu. Bu zavallılık karşısında kafasındaki onlarca soruyu ucuca ekleyip bir işkence aletine dönüştürmenin anlamsızlığını düşündü, içi burkularak. Yalnızca “Hasan!?” diyebildi.

“Ana!”

Sonunda bütün yanıtları bu sözcüğe yükleyebilmişti. Duruşunu hiç bozmadan, yine elleri önde, başı eğik; yan odaya kayıverdi. Öylece yattı ve derin bir uykuya daldı.



YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: LÜTFİYE AYDIN

ŞİİR: ONUR SAKARYA

Reyhan Yıldırım

Öykü: Hatice Günday Şahman

SÖYLEŞİ: MELTEM KOFOĞLU

ŞİİR: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU

ŞİİR: ÖZGE SÖNMEZ

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BEHÇET ÇELİK

Öykü: Mediha Ünver

Şiir: Arzu Demir

ÖYKÜ: Seyhan ASLAN HANOTTE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: NİHAT ZİYALAN…

Söyleşi: Gül PARLAK

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT- MELİHA YILDIRIM

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: AHMET ÖZER…

160. Kilometre yayınevinden 10. yılında yeni bir şiir dizisi: Gulyabani.

Şiir: Levent KARATAŞ

Öykü: İlknur Güneylioğlu

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ALİ BALKIZ…

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY