DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 4.06.2021 13:35:00 902 0
  • BIST 100

    1.385%-1,20
  • DOLAR

    8,8678% 0,00
  • EURO

    10,4051% -0,23
  • GRAM ALTIN

    499,48% 1,75
  • Ç. ALTIN

    824,142% 1,75

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Altay 7 5 2 0 5 15
2.Beşiktaş 7 4 1 2 7 14
3.Trabzonspor 6 4 0 2 7 14
4.Hatayspor 6 4 1 1 9 13
5.Fenerbahçe 6 4 1 1 4 13
6.Konyaspor 6 3 0 3 4 12
7.Alanyaspor 6 4 2 0 -3 12
8.Fatih Karagümrük 7 3 2 2 1 11
9.Kayserispor 6 3 2 1 2 10
10.Sivasspor 7 2 2 3 3 9
11.Adana Demirspor 7 2 2 3 1 9
12.Galatasaray 6 2 2 2 -1 8
13.Antalyaspor 7 2 3 2 -3 8
14.Gaziantep FK 7 2 3 2 -4 8
15.Yeni Malatyaspor 7 2 5 0 -7 6
16.Göztepe 6 1 3 2 -3 5
17.Kasımpaşa 6 1 3 2 -3 5
18.Başakşehir FK 6 1 5 0 -3 3
19.Giresunspor 6 0 5 1 -7 1
20.Çaykur Rizespor 6 0 5 1 -9 1
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Pazartesi 33.7 ° / 21.3 ° Bulutlar
  • Salı 32.7 ° / 21.1 ° Açık hava
  • Çarşamba 31.8 ° / 21.3 ° Açık hava

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Ayla KUTLU…

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Ayla KUTLU…

YAZAR OLMANIN UZUN YOLU

Ortaokul ikinci sınıftayım.  Halit Ziya Uşaklıgil’in MAİ VE SİYAH romanını okuyorum. Romanın kahramanı Ahmet Cemil, matbaadan çıkmış, anneciğiyle oturduğu evin yolunda şiddetli yağmur altında karanlık sokaklardan geçerken bir güzel ıslanmıştır.

Bu yaşam koşulları, beni birden bire yedi sekiz yıl öncesine götürüveriyor: Zaman kayarak eski günlere akmış… Okula gitmiyorum henüz.

Öğretmen, aynı zamanda gazeteci olan babam, koşullarıyla Ahmet Cemil olarak düşsel bir kimlik daha kazanıveriyor. O zamanlar tam gün öğretim yapılan okuldan çıkıyor,  doğruca gazeteye gidiyor, ancak üç dört kişiden oluşan gazete kadrosu içinde dizgi ve baskı dışındaki her işe yetişiyor, gecenin karanlığında, bilmem kaç yüzyıldan beri var olan Roma köprüsünün yakınındaki matbaadan ayrılıp, o zamanlar Antakya’nın yaslandığı dağın böğründeki Kantara mahalle camisinin bitişiğindeki evimize ulaşmak için ışıksız, dar sokaklarda, sonbahar ve kış yağmurları altında ıslak ıslak yürümek zorunda kalıyordu.

O zamanlar Ayla, insanı yağmurdan koruyacak şemsiye gibi bir gerecin varlığından habersizdi. Savaşa girmemiş olsa da, o koşullar içindeki ülkede yoksunluğu çekilen öyle çok şey vardı ki.

Uşaklıgil’in anlatısı, babamın ıpıslak görüntüsüyle birleşiyor karanlık bir gece sızısı biçiminde belleğime edebiyatın damgasını vuruyordu.

O etkilenme öylesine güçlüydü ki, İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki babamı hâlâ Ahmet Cemil olarak düşünmeden edemem.

Karartma günlerini de derinlerimde saklamışım. Yatsı namazı için bitişiğimizdeki camiye gelen birkaç yaşlı erkek yatsıyı kılıp çıkar; birinin, azıcık ışık veren el fenerinin ardında usulca yürüyerek karanlıkta yiterlerdi. Gecelerin sesi yoktu o zamanlar. Gözleri çoktan beri karanlığa, ayakları sokakların her bir taşına alışmıştı. O günlerden mahalle bekçilerinin ( gündüzleri bile pek görünmeyen görevlilerin) ellerindeki kalın sopaları taşlara vurarak ara sıra bağırdıklarını hatırlıyorum: “ Vardım ha! Geldim ha!” Karanlık ve yoksul sokaklarda hangi hırsız çalınmaya değer bir şey bulabilirdi acaba?

Babam, Roma döneminden o güne kadar geçen  yüzlerce yıl  boyunca yağmurlarla yıkanmış taşlarla kaplı, ortası sel suları  ve hayvanlar için oyuk bırakılmış arkların bulunduğu dar sokaklardan sırılsıklam geçerek  evimize ulaşırdı.

Islak ayakkabıları birleştirilerek, paçalarından suların sızdığı pantolonu düzgünce katlanarak sabahleyin onları kurumuş olarak giyebilmesi için mangalın yanına çekilmiş iskemlenin altına ve arkalığına konulduğunu hâlâ görürüm. Ne kadar kurumuş olurlardı bilemem. Ama, iki yaş büyüğüm olan ağbimin Çocuk Haftası ve Çocuk Sesi dergilerini koynunda koruyarak ıslatmadan getirdiğini, yumuşacık gülüşüyle onları önümüze koyduğunu unutamam. Ben de,  bir buçuk yaş küçük kardeşim de, elimizi sürmemize izin vermeyen ağbimin çevresinde sevinçle sıçrar dururduk. Ağbim gaz lambasının kısılmış ışığında gece geç vakitlere kadar – adeta- onların içine düşer, ertesi gün bizlere özel okuma seansı yapardı.

Kantara Camisinin bitişiğindeki evimiz iki katlıydı. Antakya evlerinin alt katında geleneksel Ortadoğu kuralı olarak, sokağa bakan pencereler bulunmazdı. Sokak kapısından girince küçük bir sundurma ardından avluya geçilirdi. Zemindeki odaların kapı ve pencereleri evin avlusuna açılırdı.  İklim, yaşamı çoklukla açık havada geçirmeyi zorunlu kılıyordu. O yüzden üst katlar kadar aydınlık olmayan alt kattaki iki odamızdan birinde biz çocuklar, misafir odası olarak da kullandığımız büyük odada annemle babam yatardı. Üst kat kocaman, boş sayılacak kadar az eşyalı bir sofaydı. Oyun yeriydi önceleri. Çok aydınlıktı. Ev köşede olduğundan bir duvarda üç, diğerinde iki pencere vardı.

Bir yıl kadar sonra oyun yeri okuma odasına dönüştü. Okumaya düşkün olan annem kitaplara öylesine dalardı ki, çok kez avlunun karşı tarafındaki mutfakta maltız üstündeki yemeğimizin yandığının tanığı olurduk.

Mutfağımız… Avlunun öbür yanındaki mutfağımızda ağbimin iddiasına göre geceleri cadılar dolaşıyorlardı. Onun her sözüne inanıveren Ayla ile onun küçüğü Alsan o nedenle, değil gece, gündüzleri bile mutfağa girmekten çekinirlerdi.

Oyuncağı olmayan çocuk kendisi yapar. Oyun yeri olmayan çocuk da kendi sahasını yaratır. Zaman zaman evin eşyasına yok edici bir özensizlikle uzanan çocuk elleri kazayla telefat oluşturma şanssızlığını yaşar. O yüzden, her kullanım malzemesinde ağır ya da hafif yaralanmalar oluşturulmuştur.

Savaş yıllarında beslenme koşullarının yetersizliği, yiyeceklerin ve özellikle ekmeğin azlığı sevgiliye özlem çekmek kadar baskı yapıyor olmalıydı. Hak olarak belirlenen ekmek ancak karneyle alınır, asla yetmediği için kaçak çalışan küçük, belki de bin yıllık ilkel fırınlardan alınabilinenler ise yarı pişmiş sıcak hamurdur. Onlar bile ya yetişemeyeceğimiz yüksek yerlerde, ya da annemin oluşturduğu gizli yerlerde saklanırdı.

Eşyamız görünüş olarak kötü sayılmaz. Benim anılarıma girmemiş eski günlerden kalmış olsalar da bazı parçaları telef olmuş, bazısı ise sakatlanmıştır.

Kırklı yıllardaki savaş koşullarında oradan oraya sürgün yiyen babamın sivri kaleminden çıkan sivri yazıları dönemin yöneticilerini cezalandırma kudretlerine başvurmak zorunda bırakıyor olmalıydı. Bu ceza çoğu kez görev yerinin değiştirilmesi olarak gerçekleşiyor, eşyalar o dönem koşullarında taşınırken  kaza kurbanı olarak yeni mekanda yerlerini alıyordu.

Yerli halkın çoğunluğunun içinde boğuldukları zor yaşam koşullarıyla sınanıyorduk. Savaş yıllarının küçük şehirleri, büyük yerleşimlere göre daha çok ihmale uğruyordu. İnsanlar yarı aç, yarı çıplak, yarı hasta, yarı umutlu, yarıdan azı ise gelecek beklentisindeydiler.

Yine de…

Yaşamımızda sanat ve kitaplar vardı. Evlerde yoksul ikramlı misafirlikler… Cumhuriyet coşkusu ve Hatay’ın daha birkaç yıl önce vatana katılmış olmasının övüncü yaşanıyordu. Evimizde maddesel zorluklar yaşansa da, içsel dünyamız zengindi, coşkuluydu, kalabalıktı. Tıpkı bizler gibi yaşayan konuklarımız, duygulu müzik, marşlar, türküler, halk oyunları, gölge oyunlarıyla evimizi bayram yerine çevirirlerdi. Onları seyretme hakkımız vardı.

Bizler ise, hayvan arkadaşlarımız, dergiler, kitaplar ve ağbimin yarattığı tehlikeli ama serüven heyecanı veren oyunlarımızla yoksunlukların ayırdında olmayan kaygısız çocuklardık.

Bu coşkulu ortam, şu anda soruşturmayı cevaplayan yaşlı kadının o günkü küçük kızlığında, hoş bir şeyler söyletmeye başlayınca… Annemin eline geçen kağıtlara kaydettiği söylemlerim, evde birikmeye başlamıştı.

Okula başladıktan kısa süre sonra bizim duygulu küçük hanım beklemediği düş kırıklığı yaşadı: Öğretmen okuma, yazma uğraşından önce öğrencilerine şiir ezberletiyordu. Küskünlüğümün yoğunluğunu anlatamam.

Hayat… Onun mutluluklar da getirdiğini bilmez değildim; ama neredeyse yaşamımın en büyük kırgınlığını öğretimin ilk yılında yaşadım. Şiir meğer benim bulduğum bir sanat değilmiş. Hatta dünyanın en eski sanatlarından biriymiş:  Müzik ve şiir… Çok acıydı bu gerçek.

Çok insan yazıya şiirle başlar. Benim için şiir aldatılmışlığıma neden olan bir sanattı. Tutkum bitti. Neyse ki söylem güzelliğini belleğimde taşımışım.

İkinci sınıfa geçtiğim yaz, gece gündüz okuma dönemimin başlıyordu.

Dünya kültür tarihinde “Roma’dan yeni, İstanbul’dan eski” olarak nitelendirilen ve bir zamanlar ( İlk çağlarda ) nüfusunun beş yüz bini aşmış olduğu saptanan büyük din ve kültür merkezi olan Antakya o yıllarda az nüfuslu,  iki, üç ana cadde ile, az sayıda mahallede elektrik ve su bulunan, yaşama koşulları yetersiz bir şehirdi. Bizim ev de öyleydi.

Cami girişinin hemen başındaki çeşmeden su taşımak biz çocukların göreviydi. Küçük kardeşimle ben ikimiz bir kovayı birlikte taşırdık. Ağabeyim ise tek başına…O büyüktü çünkü.  Yedi veya sekiz yaşında.

Zehirli sıtmam vardı, sık sık ateşlenirdim. Zor ve öldürücü hastalıktır sıtma. Hatta ömür boyu süren sekeller bıraktığı da olur. Kinin gibi zehir ile, ateprin gibi az etkili, üstelik insanın tenini sapsarı eden ilaçlar evlerden eksik olmazdı.

Bu koşullarda geçirdiğim ağır nöbetler yanında, ülkede salgın olarak yayılan “Kore” denilen hastalığa tutuldum. Zayıftım, halsizdim, hemen hiç dışarı çıkamıyordum. O kış Antakya’ya kar yağdığını hatırlıyorum. Hayatımın ilk karıydı. Doğal olarak duymuşluğum vardı. Yerler bembeyazdı. Avluya bile çıkmam yasaktı. O günlerde yepyeni bir gözlemim oldu. Cami merdivenlerinin hemen sol yanında evimizin avlu duvarına bitişik bir odada genç bir adam vardı. Hastaydı, kemik ve deriden ibaret bir gövde, derine kaçmış kocaman fersiz gözler. Ondan korkuyordum. Ama kararlıydım: Büyüdüğümde o adamı yazacaktım. Diğeri, elime rastlantıyla gelen bir ciltli kitaptı. Ağır, ağdalı bir dille çevirisi yapılmış, içinde ürkütücü cehennem görüntüleri bulunan İLAHİ KOMEDYA. (Hamdi Varoğlu çevirisi)

Günümüzde bile değme okurun ele alıp derinlere dalabileceği bir kitap değildir bu ürkütücü ortaçağ klasiği.  Bir şey anlamadan okuyor, ama dönüp dönüp ürkütücü çizimleri seyrediyor, dehşet içinde ölümü düşünüyordum. Kitabın çizimleriyle bitişiğimizdeki hasta adam birleşti ve kitap canlı bir şeye dönüştü… Öyle bir kitap yazacaktım ki… Korkudan başka bir şey hissettirmeyen satırların içinde (şimdi yazdığım gibi okuduğum) Vergilius diye ikide bir adı geçen adam ile bir de kız vardı: Beatrice. Okuyarak değildi artık kitaba duyduğum ilgi.  Resimler yetiyordu. Camiye sığınmış hasta adamla kitaptaki kızı nasıl karşılaştıracağım çözümsüz sorunumdu. Ürkütücü resimlerden kaçmaya çağıran belleğim, güçsüz kalıyordu. Mıhlanmış gibi o sayfalardan kopamıyordum… Her şeyden ürküyordum. Bu cahilce ataklığım elime kitap almamın yasaklanmasına neden oldu. Dergileri okuyabilirdim de, kitapları karıştırmam bile yasaklandı. Bu yasak beşinci sınıfa kadar sürdü. Yazmaya yeteneğim vardı ama ürküntüm ağır basıyordu. 35 yaşıma doğru, yıllar süren baskın gücün erimekte olduğunu fark ettim. O ürkünç yıllar yaşamımdan belirsizce çıkıp gitti. Sanki ilkbahar gelmiş, dere yatakları coşkun sularla dolmuştu.

Ayla Kutlu Edebiyatı diye bir şey varsa bu, çözümsüzlükle,  anlamayışla, anlaşılmayışla başladı diyebilirim.

O günlerde, sokağımızın üstünden mavi göğü yararak geçen “tayyare” denen uçan şeyi görmüş, gözlerime inanamamıştım. Uçurtmaların bile çok üstünde uçuyordu. Kim olsa, gözüyle görmedikçe, böyle bir şeyin imkansız olduğunu savunurdu. Sokağımızın çok yukarısında akarsu gibi görünen masmavi gökyüzünde kısa sürede yitti gitti. Çocuk dergilerimizin birinde BAYTEKİN adlı Türk kahramanının uzay serüvenleri vardı. Tayyare, şiiri yazılacak kadar güzel bir şeydi. Baytekin’in aracı da bunun kadar hızlıydı demek ki.

1947 yılında dokuz yaşıma girdiğim günlerde İskenderun’a taşınırken annemin biriktirdiği bütün söylemlerim yitti gitti. Baytekin’in İngilizce adı meğer GORDON imiş. Türk çocuklarına BAYTEKİN adıyla tanıtılmış. Bu gerçeği İskenderun Namık Kemal İlkokulu üçüncü sınıfında öğrendim. İskenderun’da uçak pistini de görmez miyim? Türk olsaydı bir serüveninde BAYTEKİN belki buraya da gelirdi. İçim talihsizliğimize yandı.

Ortaokul ve lise yıllarım edebiyat ve özellikle kompozisyon derslerim yönünden olağanüstü başarılıydı. Üniversite’de siyasal bilimler okurken, ikinci yeni tartışmaları ve ürünleri başladı. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı, yurttaki odamızda adeta ezberlendi. Ece Ayhan, bir sınıf üstümüzdeydi. Kınar Hanımın Denizleri yayınlanmıştı. Erdal Öz, komşu Hukuk Fakültesi öğrencisiydi ve ilk hikaye kitabı Odalarda elimizin altındaydı. İlhan Berk’in ne şiiri ne de konuşması beni çekmese de, Edip Cansever şiirleri derinlikliydi. Öte yandan edebiyatı teknik olarak da öğrenmek için sürekli okuma ve tartışmalar yapıyorduk.  Bunlar rastgele ve düzeyleri belirsiz, gençlik ataklığı ağırlıklı, yararını da çözemediğimiz tartışmalardı herhalde.

Ben o günleri böyle değerlendirdiğimi sanırken, yazarlığımdaki şiirli dilin tohumları yeşermeye başlıyormuş meğerse. İnsanı çözümleyerek değerlendiren, yakın duran ama yine de farklı kaynaklardan beslenen şairler, onların özgün algılamaları, söylem güzelliği yoluyla duyguların sözcüklere dönüşen gizemleri, tohumdaki embriyo gibi okur doğasını canlandırıp duygularımızı güçlendirmiyor mu? Bu gerçeğe henüz çok küçükken bilinçsizce elime aldığım Dante ile ben de girmeye çalışmamış mıyım?

On beş yıl kadar sürecek bir zaman ( Çok zor bir zaman )yaşamımın biçimlenmesi, kadere benzeyen bir güçle değişince, ben de sanata yönelik ataklığımı yitirmeye başladım.

Otuz yaşımda babamı ansızın yitirdiğimde yaşamımı dışardan nesnel bir bakışla değerlendirme gereğini duydum. İş yerinde ağır sorumluluk içeren bir birimin başındaydım. Farklı dünya görüşleri yüzünden zorlanan evliliğim, insanın bedensel ve duygusal olarak altından kalkamayacağı oranda yüklenilmiş sorumluluklar, sürdürülmeye çalışılırken kırılıveren bireysel ilişkiler… Cinsiyete dair küçültücü tavırlar altında ezilen kadın kimliği…

Bunlara ek olarak ailenin üstüne taşlar gibi yağan acılar, felaketler… Babamı altmış yaşına girmeden ansızın kaybetmemiz. Annemin elli yaşına girmeden dört çocuğunun uzağında bir başına kalması, ağabeyimin siyasal görüşü nedeniyle tutuklanması ile kısa süre sonra trajik ölümü, ben on bir yaşımdayken doğan en küçük kardeşimin Siyasal Bilgiler Fakültesi üçüncü sınıfındayken çatışmada yaralı olarak yakalanması, iki idam isteğiyle yargılanması, ( Beş yıl sonra afla çıkacak ama 1980 ihtilalinde yine hapse atılacak, iki yıl daha öylesine yatacaktı) ailenin savrulması… Bu yaşananları kişisel onur sorunu yapan bir eşin,  desteğe gereksinim duyan karısını aşağılayan, suçlayan davranışları…

Bir süre dayanılabilir, zorlanmalara direnilir ama… Gün gelir, direnme ve dayanma tükeniverir: Ev içi sorunlar İskender’in kılıcıyla çözülen düğüm gibi kesilip atılır. Bunu başarmanın özgürlüğüyle fark         edilir ki, yaşanmış onca duygular, iç dünyaları çözümlenmiş insanlar ile;  derinlikleri keşfedilmiş birçok değer, farklı karakterlerin insanı yaratıcılığa yönelten tavırları… Yıllarca bunları görmezden geldiğini sanan bir kadının içinde öylesine birikmiş ki, artık dışarı taşma aşamasına gelinmiştir…

Bu bilinç, yazarlığımın başlamasının tan sökümüdür.

Çalışma düzeni; yazarın yayınlanabilir düzeydeki metinleri yazmaya başlamasından günümüze kadar geçen zamanda, öznel yaşam koşullarının türüne göre değişiyor. Bu değişiklik hem onun çıkardığı eserin/ eserlerin niteliğinden geliyor, hem de ilerleyen yaşlarda doğa kanunlarının baskısıyla oluşuyor.

Sanatçının yazmasını etkileyen maddesel koşullar ilk akla gelen neden. Yaşamını ve yazmasını zorlaştıran ya da kolaylaştıran bireysel koşullar… Bunlar, yaşam kalitesinin insafına bırakılmış zaman ayırma ve yetersizlik kuşkularıyla yönlendirilmiş tutkunun gücüyle oranlı, ruh ve beden direnciydi,  diyebilirim. Ayrıca, kültürel yeterlilikten, okura saygı duymaktan da söz etmeliyim. Şu anlamda: Okura saygının en objektif ölçüsü, emeğimize acımamaktır diye düşünürüm.

YAZMA YÖNTEMİM VE KOŞULLARIM

Yazma temrinlerine ilk başladığım zamanlarda üstünde çalışacağım bir masam bile yoktu. Sabah çok erken kalkıp, evin uyuyanlarını rahatsız etmemek için en uzakta olan oturma odasına gidip, daktilomu kanapenin üstüne yerleştirip, yere oturup ayaklarımı kanape minderinin altına, zemine uzatarak her sabah en az bir sayfa yazma zorunluluğumu koydum, Bir aylık böylesi uğraşımın meyvası olumsuz görünmedi gözüme. Bu kadar ileri yaşa gelmiş ( otuz beş olmalıyım) bilinçli ve kararlı insanın yazar sayılabilmesi için, daha yemem gereken kaç fırın ekmek olduğunu bilmediğim gibi, düşünmek de istemiyordum.

Artık ikinci aşamaya geçebilirdim: İki buçuk, üç metrekareden büyük olmayan oğlumun çalışma odasına geçtim. Ortalık ağarmamış olurdu. Belleğimden kopan malzemeyi eksiksiz kaydetmeyi becerebileceğim daktilo ustalığım yoktu. Fikirlerle parmaklarım arasındaki bağın çürüklüğü, her ikisi için de “avara kasnak” gibi boşa dönüyor, zaman zaman beceriksizliğime kızıyordum. Yine de… Her gün bir sayfa yazmak inadım yaşıyordu. Bunu kendi özüme duyduğum borç sayıyordum.

Yaşam biçimim değiştiğinde, özgürlüğüm beni çok yüreklendirdi. Oğlum ve annemle birlikteydim. Yeni bir odam vardı. Hem çalıştığım, hem de yattığım bir cennet köşesi. Genişti, güzel ışık alıyordu. Odam bir koru kadar sık ve çeşitli ağaçla dolu bir bahçeye bakıyordu. Kitaplarım, müzik dinleme araç gerecim odamda tavana kadar yükselen ve bir buçuk duvarı kaplayan kitaplığımdaydı. Güzel bir çalışma masası, pek çok müzisyenin – özellikle en büyük olanın - yapıtlarını dinlememi bekleyen plaklar, başımı kaldırdığımda yeni yeni başladığım oya koleksiyonumdan albenisi en yüksek olan on, onbeş tanesinin başımı döndüren emekle, kimbilir hangi zor koşullarda işlenmiş olanlarının… Oluşturduğu çağırgan güç. O mekan benim için bir oda değil, ellerimle yarattığım özel dünyamdı.

Çok çalışıyordum. Yıllardan beri iş yerinden eve geldiğimde yalnızca üstümü çıkaracak kadar zamanım vardı. Mutfağa attığım adımla gündüzki yöneticiliğimden çok farklı dünyaya geçiyordum. Yoğun sorumluk yüklü eş, anne ve abartmıyorum: Bir komi.

Şimdi de üstümü çıkarıyordum ama evdeki işim artık okumak, yazmak, Bu nasıl bir renkli dünya oluşturma şansıydı. İçimi dolduran ve kağıt üstünde yerini almak için telaş içinde birbiri üstüne yığılan, beni sabırsız kılan duygusal atmosferin coşkusunu daha önce hiç yaşamamıştım. Algıladığım duyarlılıkları istediğim kadar yoğun biçimde kağıda aktaramayacağım kaygısı… İçindeydim. İsteğimle korkum arasında, teker teker üstlerine vuruş yaptığım harflerin yaratacağı iç dünyamdan kopanların bütünleşmesi… Anlatmak, anlaşılmak, etkilemek isteğiyle hiç tanımadığım, belki, asla görmeyeceğim kişilerle özgün serüven yaşamak tutkusu… Nasıl bir heyecandı bu. İnsanı ne kadar diri tutuyordu. Çabamın ve anlatmak istediklerimin kitaba ulaşması ve dağıtılması ise, yazar olma tutkusundan çok daha fazla dikkat, özen istiyordu. Bilgiyi ve duyguyu sırtlanmak ama tümünü  ( yazılı metin olarak )bir yere yığmak değildi yazarlık. Onları özenle süzmek, kaliteli kısmını sunmak demekti.  O yüzden insafsızca geçirgenliği azaltılmış bir imbik olma görevini de yüklenmeliydim.

İyi bir yazar olmak uğraşı insanı mutlu etmiyor, Ağır işçisiniz çünkü. İnsana ulaşmak, onun yüreğine ve aklına ( bu ikili insanlık merkezine ) aynı anda tek elinizle dokunmak demekti benim için.

Esin kaynağım ile gücümü besleyenler; eski ve yeni her türden görseller ile bakarken içinde yittiğim ve yenilendiğim doğa olmuştur. Tarih ile mitoloji, insan karakterini ve kaderini çözmemi öğreten en önemli destek kaynaklarımdır. Her tür canlı için müzik ilham vericidir, sağaltıcı ve yaratıcı bir dünyanın parçası olduğunuzu unutmamanızı sağlar. Duraksadığım, yorulduğum, farkına varmadan boşu boşuna kağıt telef ettiğimi sandığım,  içinden çıkamayacağım kaygısıyla yerlerde debelendiğimde; kafama bagetiyle tak tak vurarak kendime getiren, coşturan; parmaklarımı harf tuşları üstünde uçuran müzik; en önce Beethoven’indir. Mozart, Schubert, Schumann, Brahms beni korku ve kuşkularımdan kurtararak, gücümü artırırlar. Daha onlarcasını sayabilirim. Her birinin algı merkezlerimde izleri vardır. Daha nice saymadıklarım, hâlâ yeni keşfettiğim müzisyenler de var. Yazarken değil ama düşünür ve not alırken; yani ilk kaynaklarımı incelerken, bitmiş bir eserimin ardından belleğimi dinlendirirken, Itri’yi, Hammamizade Dede Efendi’yi,  Mustafa Çavuş’u, Tab ı Zade’yi, Abdülkadır Meragi’yi dinlemek beni huzura ulaştırır. Müzisyenlerin yaratıcı güç saçtıklarına, yürekten inanırım.

(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

ÖZGÜN ANLATIMLI, ZOR YAZIMLI ORİJİNAL KİTABIM: KADIN DESTANI

Koşullarım yüzünden yazmaya geç başladığım bir gerçek. Yapım kıpır kıpır, aceleci ve çok dakiktir. Sıra yazmaya gelince kimliğim değişiyor. Titiz, emeğine acımayan,  ehem ile mühim ayrılığını ve okur kimliğini önemseyen bir insan olup çıkıyorum. Bunu sağlamak uzun zamanı kapsasa bile, emeğime acımam.

İnsan özgün ve kalıcı olmasını istediği eserini kamuoyunun karşısına çıkarırken çok daha özenli davranmalıdır. Okura saygı duymak yazarın başat görevidir. Bunun en sağlam yöntemi, inançla savunabileceği bir metni oluşturmaktır.

Bir yazar, bir çağdaş insan ve bir kadın olarak cinsel ayrımcılığa şiddetle karşıyım.

Bizde ve bize benzer toplumlarda batıdan daha yoğun olarak gördüğüm, bütün dünyada var olan kadına yönelik şiddet, hoşgörüsüzlük, aşağılama, yasaklar ile erkek için söz konusu bile edilmeyecek suçlamalar; binlerce yıldan beri sürüp gitmekte. İnsanlık tarihinin en uzun süreli, en haksız ve en ayrımcı bakışına karşı çıkan bir duruşumun olduğunu sergilemek için yazmaya hazırlandığım kitabımın niteliklerini önceden saptamamın zorunlu olduğu kanısındaydım.

Doğal, toplumsal,  kültürel değerlerin anlamlı bir eşit düzeyde yürütülmesi gereken sanat uğraşında bile, kadınlar bir farklı kulvara itilmişler.  Kol gücünün (daha bilimsel bakışla, beygir gücünün) bu kadar önemsenmesi; insanlığın öteki yarısına bu kadar yaygın, bu kadar çeşitli ve bu kadar ağır baskılara yol açmamalı, bu kadar acı çektirme yetkisi içermemeli.

Akla, zekaya, beceriye, yaratıcı güce, yiğitliğe ilişkin olarak erkeğin üstün sayılması, koşullanmış ve bastırılmış öteki cinse bitmez tükenmez bir biçimde beyni yıkanmış, çekingen, az eğitimli, ucuz emekçi daha ağır biçimde ve sık cezalandırılan, zor bağışlanan bir “ öteki yarı, eksik akıl, eksik etek” gözüyle değerlendirilmemeli. Kadının hemen her yerde, bir alt sınıf insan sayılması asla toplumsal yapının özelliği olarak kabul edilemez.

Her ne kadar adımız “ Kadın yazar” diye kaydedilse bile hiçbir gün bunu kabul etmedim. Yerden göğe kadar haklı olduğumu her zaman bildim.

KADIN DESTANI kitabımın sürdürülebilir kurgusunu bulana kadar tam on yedi kez yeniden, yeniden başladım. On altı kez bir yere geldiğimde, yazmayı sürdüremez oluyordum. Olaylar arasında da, kişi ilişkilerinde de soluğum kesilmişti. 

Kadın, tüm toplumların destanlarında ana kahraman değildi. Bir renk, bir hoş ya da hain cadı, vamp, erkeği tongaya düşüren tuzakçı, dönek, ihanete kalkışmakta sakınca görmeyen soysuz, yapısındaki yıkıcılığı  - doğal olarak erkeğe - yönelten bir olumsuz yan karakterdi. Öte yandan zevk nesnesiydi. Bu kimliğiyle zaman içinde yıpranır, çirkinleşir ve erkeğin kurtulması gereken bir baş belasına dönüşürdü(!)

Ben destanımdan vaz geçecek değildim. Bağdat’dan, Almanya’dan, Müze yayınları, Sumer uygarlığı için Prestij kitapları, Gılgameş Destanı çevirilerini içeren kitaplar, İlkçağ Uygarlıkları kitapları, Ankara’daki sahafların yardımlarıyla sağladığım National Geografic dergisinin 1942 v e 1953 yıllarında yayınlanmış özel Sumer sayıları ve Uruk kentinden kalan  ( kentin günümüzdeki adı: Warka adlı bir küçük köy) buluntular ve Sumerler hakkında araştırmalar yapan Sandars kitabından, Çeşitli GILGAMEŞ DESTANI çevirilerinden, ve kazı görselleri ile makalelerinden yararlandım. Yazma süresini 2 yıl olarak hesaplamıştım ama, dört yılımı aldı.

İnsanlık tarihi boyunca aşağılanan kadının destanını yazmaya kesin kararlıydım. Onca geniş çaplı hazırlanmama karşın, bir süre sonra soluğumun kesilmesinin mutlaka bir nedeni vardı. Onca emek hiçbir işe yaramayacak mıydı?

Düşünemediğim iki önemli hatamın olduğunu yazmaya başladıktan nice zaman sonra… Üstelik bu işi başaramayacağıma inandığım için;  tam yazmaktan vazgeçerken fark ettim:

Birinci hatam, bir destanı roman olarak yazmaya kalkışmak onun yapısını ve mantığını bozuyor, görkemini yok ediyor ve daha da önemlisi tarihsel gerçekliğindeki inandırıcılığı yutuyordu.

Ben roman değil, dünyanın ilk destanını kadın yönünden değerlendirerek yeniden yazmak için hazırlanmıştım. Sumerlerden kalan asıl metinde olduğu gibi şiirsel eril dil değil,  şiirsel dişi bir dil kullanmak durumundaydım.

Bu bilince erişmem, destana başlamama yetti; başladım ve kitabın ilk yazımı sular seller gibi akmaya başladı.

Formu keşfetmem, kadın için yazılmış ilk destan olmasına yetmiyordu. Bu güne kadar hiçbir dilde yazılmış destanlarda kadın ana karakter değildi. Onun için yazılmış tek bir metin yoktu: Kadın yan kahraman oluyordu yalnızca, ya kötülük yapıyor, ya iyilik yaparken yaşamını yitiriyor, ya da erkeğini yıllar ve yıllarca bekleyen nahif bir kimliğe bürünüyordu.

Benim kadınım, tapınak yosması olarak görevlendirilmiş, dişi kimliği vurgulanmış iken, bilinçleniyor: Yetke sahiplerinin gizlice birbirlerine dolanmış haksızlıklarını gözlüyor. Artık onlar yüce insanlar değil, tam tersine bencil, kişilikleri şişkin, adalet duygusunu dışlamış güç sahipleridir. Birbirlerinin gizli düşmanı olsalar da… Çıkarları söz konusu olduğunda, derhal birleşip, güçsüz olan halkı cezalandırmayı görev bilirler.

Gılgameş’in ölümünün ardından…

Elbette gerisini ne dönemin anlatım biçimi olan şiirsel dille, ne de ayrıntılı biçimde anlatmayacağım.

Dünyadaki ilk KADIN DESTANI bir Türk kadını tarafından şiir dili ve destan formuyla 227 sayfa olarak yazıldı ve okura sunuldu.

Eser öylesine özgündü ki, İngilizceye, Fransızcaya çevrilmek istendiğinde bu dillerde destan formuyla çevrilmesi başarılamadı. Düzyazı çevirisi üstünde çalışanlar, bir zaman sonra soluklarının kesildiğini söyleyerek yarım bıraktılar.

Elli yıla yaklaşan yazarlığım sırasında, hiç kolaya kaçmadım. Duygu sömürüsü yapmadım. Dilime saygısız davranmadım ve kolaya kaçmadım. Kendimi her zaman okuruma, oluşturduğumuz topluma, çok zengin kaynaklardan gelerek biriken evrensel kültüre, tarih ve coğrafyamıza sorumlu saydım.

Formülüm şudur:

Araştırıp sonuca vardığın her bilgiyi kaydet. Mutlaka ilerde gerekecektir. Karakterlerini, olayları ve kullanacağın dilin özgünlüğünü önceden saptaman önemlidir. Böylece metninin sağlamlığı ve özümlenmesi kesintisiz sürer.

Çok ayrıntılı plan yap. Yeni ve anlatılmasını zorunlu saydığın değiştirme durumu doğarsa, ekleme yapma. Tamamını yeni baştan düzenlemen -varsa zorluğuna- katlanman, kurguyu sağlamlaştırır. Bir yazarın kullandığı dile, yazım yöntemine emek vermesi, kaçınamayacağı asal görevlerindendir. Her metin,  mükemmel olması için yazarının harcadığı her tür emeği hak eder. Emek, eser yayınlandıktan sonra okura geçer. Artık onun dünyasındadır. Olumlu veya olumsuz eleştiriye okurun hakkı vardır. Buna dayanmak ise yazarın olgunluk sınavıdır.

Yazarı yüceltecek daha iyi bir formül bilmiyorum.



YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: LÜTFİYE AYDIN

ŞİİR: ONUR SAKARYA

Reyhan Yıldırım

Öykü: Hatice Günday Şahman

SÖYLEŞİ: MELTEM KOFOĞLU

ŞİİR: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU

ŞİİR: ÖZGE SÖNMEZ

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BEHÇET ÇELİK

Öykü: Mediha Ünver

Şiir: Arzu Demir

ÖYKÜ: Seyhan ASLAN HANOTTE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: NİHAT ZİYALAN…

Söyleşi: Gül PARLAK

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT- MELİHA YILDIRIM

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: AHMET ÖZER…

160. Kilometre yayınevinden 10. yılında yeni bir şiir dizisi: Gulyabani.

Şiir: Levent KARATAŞ

Öykü: İlknur Güneylioğlu

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ALİ BALKIZ…

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY