34. Uluslar arası İstanbul Kitap Fuarı 7 Kasım tarihinde başlayıp 15´in de sona erdi. Özellikle hafta sonları oldukça kalabalıktı fuarın sokakları. Tüm bu sıkışıklığa rağmen kitap kokusunu çekmeye gelmişti İstanbullular. Fuarda, dikkatimi çeken liseli gençlerin ilgisiydi. Umut büyüttüm, gençler kitabı seviyor diye. Bu arada yeni romanım, AŞK SUSMADAN GİT imzası ve Öykünün Hamurunda Kadın Eli panelinde yer almak için fuardaydım.
Tüyap´ın sokaklarına dalmışken, kitapların arasında 15 Kasım tarihine sessiz kalamazdık. Uluslararası PEN´in 1981 yılında Dünya Hapisteki Yazarlar Günü ilan ettiği 15 Kasım Pazar günü, Sibel Öz ve Ayşegül Tözeren´in öncülük yaptığı bir grup yazar olarak NotaBene yayınları stantında yer aldık. Basın açıklaması okunduktan sonra, sesimizi sistemin ortaya çıkardığı tüm adaletsizliği karşı da yükselttik, emniyet güçleri gelinceye kadar. Hukukçu-şair Cihat Duman ve eylemi yürüten arkadaşların, yapılanın eylemin suç olmadığını ikna çabalarından sonrasında emniyet güçleri herhangi bir işlem yapmadı.
Adaletsizlik sadece hapisteki yazarlar için değil, toplumun tüm hücrelerinde kendini gösteriyor artık. Erk sistemin bilinçli olarak kadına dayattıkları ve erkeğin artan şiddeti yanında ölüme vardırdığı bu vahşiliği dillendirmeliydik. Böylesi şiddetin dozunu artıran bir erk sistemin içinde yazar kadınlar nasıl yazıyorlar? Yazarken otosansür uyguluyorlar mı? Bunun gibi konuşulacak öyle çok konu vardı ki. Panel yöneticimiz Ayşegül Tözeren´in hazırladığı sorular da erk sistemin kötücülüğünü açıkça deşifre etmeye yönelikti. Notabene yayınlarının düzenlediği, Yazar Sibel Öz´ün Öykü Hamurunda Kadın Eli, yazısından da ilham alarak biz yedi yazar kadın 15 Kasım Pazar günü bu panelde yerimizi aldık. Eleştirmen-yazar Ayşegül Tözeren´in yöneticiliğinde yazarlarımız, Sibel Öz, Melike Belkıs Aydın, Belma Fırat, Fulya Bayraktar, Tekgül Arı ve Özlem Kiper´in çarpıcı konuşmalarına ilişkin kısa notları burada paylaşmak istedim. Sözü yazar kadınlara bırakıyorum.
Kötü kadın´ ya da ‘düşmüş kadın´ olarak çıkaran eril dil…
Sibel Öz: Kadın öykücülerin öne çıkmasında ve görünür olmasında, özellikle 90´lı yıllarda, egemen erkek dünyasına karşı kadının kimlik edinme ve özgürleşme mücadelesinin belirleyici payı var. Hayatta olduğu gibi edebiyatta da kadının adının olmadığı ya da yok hükmünde sayıldığı yıllardan kadının var olduğu ve kendi sesini, rengini yansıttığı yıllara doğru yol alıyoruz. Kadının varlığını bilinçlice sorgulaması ve hak talep etmesi süreci, beraberinde edebiyatta egemen olan eril dilin de sorgulanmasını ve bu konudaki itirazları getirdi. Düzyazıda ve şiirde kadını potansiyel bir nesne durumuna indirgeyerek ötekileştiren, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini metinlerde besleyen, onaylayan, hatta yeniden üretilmesine hizmet eden, kadını genellikle tali ya da yardımcı karakterler etrafında eş, anne, sevgili olarak işleyen, ana rollere ancak ‘kötü kadın´ ya da ‘düşmüş kadın´ olarak çıkaran eril dil, kadının kendini ifade etmeye başlamasıyla deşifre oldu. Aşılması uzun yıllar ve emek gerektirecek bir süreç olsa da, eril dilin açığa çıkarılması ve kadının edebiyatta bir özne olarak yükselişi başlı başına bir umut kaynağıdır. Nitekim Özgecan Aslan cinayeti sonrasına denk gelen günlerde 222 kadın edebiyatçı, eril dille ilgili yazılı bir açıklamada bulunmuş, “kimin kaleminden çıkmış olursa olsun söz konusu metinlerde eril aklı ve otoriteyi çözümleyici, sarsıcı, yıkıcı çalışmalar yapmak, öte yandan kadın edebiyatçılar arasındaki dayanışmayı güçlendirmek ve edebiyatta kadın tavrını oluşturmak zorundayız” demişlerdir.
Edebiyat, kadının kendini gerçekleştirme eyleminin hayat bulduğu belki de en önemli alan. Aslanların tarihini avcılar yazdığı sürece, avcılar hep haklı çıkar denir ya. İşte aslanlardan çok, geyiklerin, maralların anlatacakları hikâyelere, masallara nasıl da aç olduğumuzu fark ediyoruz son yıllarda. Marallar usulca anlattıkça, onları akan bir suyun sesi gibi dinlerken ne kadar kırılgan olduğumuzu fark edip şaşırıyoruz.
Eril dilin maşist söylemi
Belma Fırat: Eril dilin maşist söylemi sürekli olarak kadına dair kurgular üretir ve kadınlardan “kutsal anne”, “ bakire”, “fahişe”, “kocakarı” gibi belirli kadınlık tasarımlarının içini doldurmaları beklenir. Kadın olarak yazmak benim için, kadının belirlenmezliğini, sınırlandırılmazlığını ve toplumsal cinsiyetin kurgusallığını gösterecek metinler üretmek ve bu kurguları bozguna uğratacak kadın karakterler yaratmaktır. Ehlileştiren, uyumlaştıran değil yadırgatan ve sorgulatan bir edebiyattan yanayım.
Bırak evi bok götürsün
Fulya Bayraktar: Kadın olarak yazmak konusunu açıklamak, aslında kadın olmanın bütün handikaplarını ortaya koymayı gerektiriyor. Çok yönlü bakılması gereken bir konu yani.
-Kadına yüklenen roller, sorumluluklar altında yazmayı anlatmak lazım önce. Önce verilmiş ödevleri tamamlamak gerekiyor. Evdeki, ailedeki her türlü aksaklıktan kadın sorumlu tutulurken, kimseye laf söyleme hakkı tanımadan yazabilmek için çok çalışmanız gerekiyor. Hele de çalışan bir kadınsanız, hep çalışmanız gerekiyor. “Bırak evi bok götürsün” diyorlar ama maalesef götüremiyor. Sonuçta, bizler de o evin içinde yaşıyoruz.
-Kadın diliyle yazmak, kadının farklılıklarıyla yazmak, değer yargılarına karşı çıkarak yazmak, erkek bakışına itiraz olarak yazmak, öğretilmiş şeylerin dışına çıkarak yazmak, mahrem bir cins olarak erkeği ve hatta kadını ürkütmeden yazmak...
-Bir de konunun ciddiye alınmak yönü var. Kadınsanız, sizi yazar olarak kabul etmeleri için erkeklerden daha da iyi yazmak zorundasınız. En yakınlarınızdan bile bu küçümsemeyi, aşağılamayı görebilirsiniz.
-Hep sorgulanma ihtimaliyle yaşıyor ve de yazıyor bence kadınlar. Bu nedenle de kadının yazma eylemi ister istemez politik bir hal alıyor.
-Yaratıcı, sanatla uğraşan bir kadının bu eylemini gerçekleştirebilmesi için, özgürce yaşaması, dışarıya rahatlıkla çıkabilmesi, hayatın mümkün olduğunca içinde olabilmesi gerekir. Böyle bir şansı var mı kadının?
Ar damarı çatlamış kadın
Tekgül Arı: Yazma süreci müthiş bir duygu. Ancak yazdıklarınızı okuyucuyla paylaşma aşamasında size dayatılan kadın kimliği karşınıza dikeliyor. Aileniz ve çevrenizde bulunanların yazdıklarınıza bakış açıları tepkisel olarak sert olabiliyor. Eğer cinselliği yazıyorsanız, “ar damarı çatlamış kadın” birini yola getirmek için kolları sıvıyorlar. Ya da sizi dışlıyorlar. Ya da size sırnaşanların sayısı artıyor. Anlayacağınız hafif kadın oluyorsunuz. Toplumsal siyasi meseleleri yazdığınızda da hiç vakit kaybetmeden eleştiri geliyor. “Onca adam yazıyor, sana mı kaldı, bu meseleleri yazmak” diye. “Biz ırkçılık mı yapıyoruz”, “Hapislere mi düşmek istiyorsun. Kadın olduğunu unutuyorsun” gibilerle uğraşıp duruyorsunuz. Sıkıntı bunlarla da bitmiyor, yıllarca kadını kendi sınırları içerisinde yazan, şekil veren erkek yazarlar karşınıza çıkıyor. Kadının artık kadını yazdığı o dili sert bulabiliyor birçoğu. Erk sistemin kadın korkusu yüzünden, biz kadınları eve hapsederek toplumsal yaşamın tüm alanlarından çekmeye çalışıyorlar. Ben sistemin üzerini sıkıca örttüğü meselelerin üzerini, öykülerimde açıyorum. Çünkü üstü sıkıca kapatılmış her yara benim de yaramdır. Son olarak kim ne derse desin, yazmayı göze alan artık asılmayı da kesilmeyi de göze almıştır. O halde yazar bir kadın olarak, sansürsüz yazmaya, devam diyorum…
Eldeki hamur, bazen ekmek hamuru, bazen çimento harcı
Özlem Kiper: Evinin ekmeğini bizzat yapan biri olarak, elimin hamuruyla panele katılan yazarlardan biriyim. Hamurun ne olduğunu, nasıl kıvama geldiğini tecrübe ve zaman bana öğretse de kadın, elindeki hamurun bıraktığı ize dikkat çekilerek her yerde, her alanda mücadelesini vermeye devam ediyor. Ben buraya hamur ve onun bıraktığı izden ziyade ona şekil veren elleri konuşmak için geldim. Zira eldeki hamur, bazen ekmek hamuru, bazen çimento harcı, bazen bir sanat eseri, kimi zaman eril dünyaya dâhil olacak bir erkek çocuğu. Elinin hamuruyla ne işlere kalkıştığımız sorgulanırken dikkati hep hamura çekerek kadının yapabilirliğini sınırlanıyor, küçümseniyor. Kadın hep kendini ve yapabileceklerini ifade etme telaşında. Basında her gün işlenen kadın cinayetlerinde kadının kaç bıçak darbesi aldığı, başına nasıl kurşun sıkıldığı gösterilerek, aramızda bu konuları dillendirerek, benzer şiddeti yapabilecek potansiyeldeki zihniyeti yeni bir cinayet için teşvik ediyoruz. Şiddet git gide kanıksanır hale getirildi. Adaletin işlemediği yerde doğal olarak bu tarz haberler yerine suçlunun nasıl cezalandırıldığından bahsedilmiyor. Böyle bir düzende kadın yazar olarak neye dikkat çekerim? Çok düşündüm bunu. Geldiğim her seferinde aynı nokta oluyor. Gücümün ve bana tanınan hakların, özgürlüklerin farkında olarak, daha fazla kadınlığım ve haklarım üzerinde konuşmayarak, yazmayarak belki. Zira bizler, özelikle aydın kesim, bu şekil bir tutum aldıkça mevcut haklarımızın en başta bizler tarafından sorgulandığına inanıyorum. Kadın yazar olarak hormonlarımın bağışladığı duyguların gerçekliğinde yazmaya devam ederek. Hangi yazımın veya öykümün otosansürden geçeceğini düşünmeksizin içimdeki editörü kendimden uzaklaştırarak, yazdıklarımın sadece yarattığım kurmaca kişisini ya da anlatıcı kimliğini bağladığına inanarak, yazmaya niyet ederek ve vazgeçmeyerek bu eril düzenin içinden sıyrılabileceğime ve eril düzenin ve hakimiyetin bir diğer yarısı olan kadın bakış açısının daha verimli algılanabileceğine inanıyorum.
Bangır bangır yaşayan erkekler
Melike Belkıs Aydın: Tomris Uyar´dan “kendine ait bir odası olmadığı”nı duymak beni çok etkilemişti. Çünkü düşünürsünüz Tomris Uyar gibi bir yazarın illa ki olanaklarının çok yetkin olacağını. Ama öyle değil işte, bir kez kadınsan her zaman kadınsın. Kadın olunca bunu öğrenmek zorunda kalıyor insan, hiçbir zaman kendine ait olmayan bir yaşamdan ulu orta yaşanmak zorunda olunan anlardan kendi için bir şeyler tırtıklayarak bir bütün yaratmayı öğrenmek zorunda kalıyor. Bu, kadınların kendi yaptıkları işlerde de kendini gösteriyor, bir ifşa kültürü yok kadınların hiçbirinde. İfşa kültüründen kastım şu, yapılanların reklamı. Kendine ait bir şeyleri olmadığı ve hırsızlama yaşaması gerektiği kendisine öğretilince kadın da önce gizli gizli yazmaya, sonra yazdıklarını gizlemeye, sonra kendisini gizlemeye ve en sonunda da artık yazdıklarını kabullenip yayınlatmaya da başladıysa bu defa tevazu adı altında da kendisini görünülmezleştirmeye alışıyor. Tabi o bangır bangır yaşayan erkekler bayılırlar tevazu sahibi kadınlara, o tevazuyu da anında gerçek sanırlar hiç gecikmezler. Yazarken, yaşarken, konuşurken her şeyleri ulu orta, ve bu ulu ortalık onların en doğal hakkıyken sizin payınıza iyi yaptığınız şeyleri gerekçelendirmek, bahanelendirmek illa ki hafifsemek düşüyor.
Kızkardeşliğin örgütlük biçimi
Ayşegül Tözeren: Sibel Öz, Fulya Bayraktar, Belma Fırat, Özlem Kiper, Melike Belkıs Aydın ve Tekgül Arı´nın konuşmacı olduğu panelin ben soru soranıydım... Yazan kadının dünyasında ´kendine ait bir oda´nın neye karşılık geldiğini, kadın olarak yazmayı, son olarak da devletin ve toplumun kadın bedenine, dolayısıyla kadın dünyasına müdahalesini, buna karşılık bir direniş yöntemi olarak dili konuştuk. Yanı sıra, edebiyatçı kadınlar tarafından otosansür belki ilk kez bu kadar cesur bir biçimde izleyiciler karşısında tartışıldı.
Panel nasıl mı sona erdi... Elbette, kızkardeşliğin de bir örgütlülük biçimi olduğu vurgusuyla!
17.11.2015
