Ankara Ankara güzel Ankara
Ankara Garı, 10 Ekim sabahı, coşkulu cıvıltılara açtı yüreğini. Ülkenin dört bir yanından barış diyen diller gara koştular. Silahları yoktu, sadece dillerinden dökülecek sözler vardı. Bir de olsa olsa ceplerinde bir kalem, bir kitap, bir mendil. Ha bir de halayları…
Bir de barışa olan inançları...
Barış sevmezlerin iş başında olduğunu bilmiyorlardı, yola çıktıklarında, gara vardıklarında.
“Ankara Ankara güzel Ankara”
Başkentti, Suruç değildi elbet. Devletin kalbiydi, çok uzaklardan bile sinek vızıltısını duyardı.O gün nasıl olduysa hiçbir ses duymamıştı.(!?...)
Sağırdı Ankara.
Üstelik kördü.
Suruç katliamının üzerinden daha üç ay bile geçmemişti. Ülkemin acısı dinmemiş, annelerin gözyaşı henüz kurumamıştı. Tüm bunların üzerine bizim çocuklarımız askerler de ölüyordu. Aslında herkes ölüyordu. Halkı koruması gereken ama artık korumasına değil sadece öldürmesine izin verilen polisler, o gün, gardan uzak tutulmuştu. Barış severler, her zaman olduğu gibi korumasız, savunmasızdı. Zalim savaş sevicileri de iş başındaydı.

Halayın dili umuttur
Gençliğin kan akışı hızlıdır. Hele içinde insanca, barış içinde yaşam düşü varsa. Halaylar da bu akışa eşlik eder. Halayın dili umuttur. Bugüne kadar hiçbir zararı dokunmamıştır insanlara. Tam tersine kimliklere bölmeden, birleştirir, coşturur insanı. 10 Ekim sabahı Ankara Garı´ında, ceplerinden mendillerini çıkarıp halay çekmeye başlamıştı gençler. Sonra hep birlikte, anneleriyle, babalarıyla, ablalarıyla, ağabeyleriyle, küçük kardeşleriyle, Sıhhiye Meydanı´na gideceklerdi. Onların coşkusuna Ankara halkı da katılacak, barış için bu halka büyüyecekti.
*“Bu meydan kanlı meydan”
Bir ses, barış halayının üzerine, ikinci ses tüm insanlığın üzerine düştü.
Sesi duydum, dondum. Döndüm. İki soluk arası bir ses daha.
Öldürülmeye yetişemedim.
Ölümü tezgâhlayanlar zalimdi, vahşiydi. Barış halkasının büyümesinden korkuyorlardı
Bu yüzden bedenleri parçalamışlardı.
Bu yüzden 10.10.2015 tarihinde, Ankara Garı kan içiyordu. Kendi halkının kanını…
İçişleri Bakanı yaptığı açıklamada, “ Güvenlik açığı yok, her şey kontrolümüzdedir” diyerek katliamı yapanların adresini de açık etmişti. İstifa et diyenlere, “istifa mı? derken yanındaki diğer bir bakan gözümüzün içine bakarak sırıtıyordu.
Türkiye Tabipler Birliği, bu arada özverili bir çalışmayla, katliam sonrası garda ve hastanelerdeydi. İlk müdahaleyi yaralılara onlar yaptılar. Hastanelerde ağır yaralıları, ölenleri tespit ettiler. Listeleri oluşturdular. Yakınlarına ulaşamayanlar, yakınlarının durumunu merak edenler TTB´yi arıyordu.Ülkenin resmi kuruluşları güvenirliğini uzun zamandır yitirmişti. Bu nedenle TTB´ye ulaşılıyordu.
Böylesine derin bir katliamı, içiniz kahrolurken, bazı şeyleri sözlerle anlatmak öylesine zor ki. Henüz, hepimiz şoktayız. Acımızın üzeri şu an, bunu yaşatanlara karşı öfkeyle dolu. Eminim birkaç gün sonra şoku atlattıktan sonra bu acı kendini daha derinden hissettirecektir.Ancak çocukları ağır yaralı ve ölen analar, yüreklerini yırtıyorlardı, hastane önlerinde. Ağıtlarını da beddualarını da gönderiyorlardı sıkça bu canilere.
Zehir dilli provokatörler
11 Ekim de Batıkent, Cemevi´nde Korkmaz Tedik´i uğurlamaya gittik.
Tepemizde helikopter sesi.
Binlerce insan yola dökülmüş, Korkmaz´ı uğurlamaya gelmişti. Babası, koluna girmiş iki kişinin arasında Korkmaz´a yakışır bir güçle, “Biz bu senaryoları çok gördük. Yüzün üzerinde canımız koptu gitti. Bunlar bizi yıldırmayacak. Birlik olursak, bu zalimlere dur dersek, acımız ancak diner.”diyordu. “Bunlar azınlıkları buluşturmuyorlar, gördük bunları. Faşizme ölüm, halka hürriyet. Çalışacağız, çalışacağız…”
Evladını, barış için yitiren bir baba, barış için çalışacağını söylüyordu. Başka gençler ölmesin istiyordu.
Ya analar?
Bir ananın acısının fotoğrafını çekip sizlere sunamam.
Seyirlik değildir acılar. O duyguyu yüreğinde taşıyanlar, hissedenler bilir.
“Kurban mezara yakışmadın sen”
“Ayak verdi, bacak verdi; yoktu”
“Beni imha etseler, dilimi tutmayacağım” diyordu oğlu ağır yaralı Songül Ana. Korkmaz´ı uğurlamaya gelmişti.
“Bedenimi bombaya sardılar ana!”
Songül Ana´da katliamın canlı tanığı. İçini susturamıyor. Bedenini durduramıyor. “Gördüm” diyor, “yanıyorlardı!”
Cemevi cenazesini gönderirken bir araç geldi.
Zehir dilli provokatörler, hiç zaman kaybetmemişti…
Aracın içindeki savaş sevici, on sekiz, on dokuz yaşlarında iki genç, böyle bir acıyı, zehir dilleriyle provoke edecekler sözde. Ancak, acıya rağmen, aklı selim insanlar, herhangi bir olaya meydan vermeden o kışkırtıcıları kovdular. Mademki barış isteniyordu, mademki barış için katledilmişti çocukları, onlara yakışır davrandılar. Savaş sevicileri mutlu etmediler.
Kalkın ayağa, kalkın
Cenazeden sonra, Numune hastanesine gittik. Ağır yaralıların aileleri bekliyordu. Taburcu olmuş olanlar, yakınlarının iyileşmesini bekliyordu. Çankaya Belediyesi hasta yakınlarını yalnız bırakmamış, yeme içme ihtiyaçlarını karşılıyordu. CHP ve HDP hep oradaydı. Çadır kurulmuş, battaniyeler hazır edilmişti. Vatandaşlar, yaralıların yakınlarını evlerine misafir etmek gayretindeydi. Hastanenin önünde ayrıca bir kriz masası vardı. Taburcu olan yaralıların, ifadesi alınacak durumda olanların, ifadelerini alacak polise, mağdurların avukatlarıyla gitmeleri sıkça anons ediliyordu, kriz masasından. Çünkü, hem katledilip hem de ölmedikleri için suçlu gösterilme riskleri vardı. Çünkü garda patlama sonrası kendi yaralarını düşünmeden diğer ağır yaralılara yardım etmişlerdi. Suçlu olma riskleri yüksekti. Ancak gönüllü avukatlar oradaydı ve yalnız değildiler.
Numune hastanesinde, sadece yaralı yakınları yoktu. Vatandaşlar da vardı. Ağır yaralıların yakınlarına sarılarak acıyı bir nebze de olsa hafifletmeye çalışıyorduk. Belki de çözülmeye…
Böyle bir yazıyı çözülebilmek adına yazılabileceğimi düşünmüştüm ilkin. Sonra vazgeçtim. Hiçbir sözcük, gara varmadan duyduğum bombaların sesini, o korkarak kaçışımı ve o kana bulanmış gara tekrar dönemeyişimin suçluluk sesini veremez. Ekranda, kalleşçe barışa yapılan bu katliamın görüntüleriyle açığa çıkan duyguları da hiçbir yazı veremez. Ancak barış için şimdi çözülmemiz gerekiyor. Böyle bir vahşetin bir daha yaşanmaması için ayağa kalkmamız gerekiyor. Bu nedenle yayın yönetmenim Süreyya Köle´nin isteğiyle yazımı yazmaya çalıştım. Çocuklarımız, bu kanlı savaşın yükünü bizden sonra taşımasınlar, dokuz yaşındaki bir çocuk barış çağırıcısı olmasın, ölmesin artık.
Halay çeken gençlerimiz, türkünün sözlerini tamamlayamamışlardı. Onların yerine artık bizler tamamlayalım.
*Ok fırladı çıktı yaydan
Kalkın ayağa, kalkın
Biz şehirden, siz köyden…
13.10.2015/Sokak
*Ruhi Su –Ellerinde Pankartlar