Telefon çaldığında traş oluyordu. Alıcıyı yüzünün köpüksüz tarafına dayayıp, ´Sahi mi? Hayret doğrusu. Tamam, yarım saate oradayım.´dedi. Telefonu kapattı. 1940 ya da 50´lerde yazdığı ve o zamandan beri kayıp olan bir romanı bulunmuş, teslim almaya gideceğini söyledi. Döndüğünde kolunun altında Skylight duruyordu, zaman, daktiloda yazılmış bir tomar ´sararmamış, eskiyip püskümemiş´ kağıda 1953´de teslim edildiği insanlardan daha saygılı davranmıştı.
Yayınevi 1989´da taşınma sırasında bulunan kayıp kitabı yayınlamaktan büyük bir onur duyacaklarını söyledi, yazar o sıralarda ´İsa´ya Göre İncil´i sonlandırmak üzere uğraşıyordu. ´Teşekkür ederim ama hayır.´ deyip, 31 yaşındayken, henüz hayallerle doluyken yazdığı ´taze keşfedilmiş romanını´ ve kırk yedi yıl önce ondan esirgenen cevabı yanına alıp yayınevinden çıktı. Yayınevi tarafından yıllarca yok sayılmak onu bir zamanlar on yıllar süren acı ve kalıcı bir sessizliğe sürüklemişti.
Olayın devamı şöyle gelişiyor. Yazar, vakıf yöneticisi ve çalışanların tüm ısrarlarına rağmen romanın kendi sağlığında yayınlanmasına izin vermemekte dirençli davranıyor. Açıklaması şu- sözlü ya da yazılı nasıl olursa olsun, yaşamın temel prensibi şudur- hiç kimse bir diğerini sevmek zorunda değildir ama hepimiz birbirimize saygı duymak zorundayız. Onun mantığına göre, ´bir yayınevi bir yandan teslim aldığı her yazıyı yayınlamak mecburiyetinde değilken, diğer yandan sabırsızlıkla bekleyen hatta günlerce haftalarca aylarca kaygıyla bekleyen yazara bir cevap vermekle yükümlüydü çünkü yazarın teslim ettiği yazı sözcüklerden oluşmuş bir koleksiyondan daha fazlasıdır, içinde aklı ve duyarlılığıyla insanı taşır.´
18 Haziran 2010´de ölen, 1998 Nobel Edebiyat Ödüllü yazarın paha biçilmez bir mücevher değerindeki romanı Skylight bir karakterler romanı. İkinci Dünya Savaşı´nın sona erdiği ama hala Salazar diktatörlüğünün gölgesindeki Lizbon´da, 1940´ların son yıllarındayız. Politik bir roman değil, bu nedenle sansürün kurbanı olup bir köşede unutulmuş da diyemeyiz. Yazar, sıkıntı içinde bir hayat süren insanların yaşadığı bir binada önce ev içlerine girerek sonra giderek evlerde yaşayanların ruhlarına girerek alışılmışın dışında tavırlar sergileyen güçlü kadınları anlatıyor. Örneğin, Justina ile tanışmamızın gerçekleştiği ikinci bölümde ´sinema´ diye başlayan paragrafta kızı Matilde´nin öldüğünü, babasıyla sinemaya gitmeyi sevdiğini, Justina´nın onlara katılmadığını çünkü esasında kocasıyla aynı yolda yürümeyi sevmediğini, o bunaltıcı düğün gününü, onlara bakıp kahkahalar atan oğlanları, hiç unutamadığı o kahkahaları, bir çekmecenin derinliklerine ´gömülen´ düğün fotoğrafını- o gömülen sözcüğü var ya, mis gibi edebiyat! - hiç görmek istemediği o fotoğrafı okuyunca önümüze geçmişini hayal edebileceğimiz bir Justina manzarası seriliyor ve düşünün ki yazar bunu on beş satırda yapıyor, ciddi bir titizlikle parmakla saydım.
Lidia. Bir iş adamının evlilik dışı yaşadığı bir kadın. Komşuların açılan kapanan kapı seslerine kulak kabarttığı, dostu yine geldi mi diye merakla göz diktiği evde yaşayan kadın, yerinde olmak istemeyeceğiniz bir kadın. Bu yazarın romanında insana erdem dersi verebiliyor.
Anası babası, nenesi dedesi okuma yazma bilmeyen bir adam, yaşam koşulları nedeniyle üniversite okuyamamış bir adam ama işte meşhur bir lâf vardır ´oğlum akıllı malı neylesin, oğlum deli malı neylesin´ derler Adana´da, o geldi aklıma, okuma yazma bilmeyen ana ve babanın adları José de Sousa ve Maria de Piedade. Wikipedia´dan buluverdik. İyi ki dünyaya getirmişler bu şahane adamı deyiverdik.
Portekiz´de doğmuş. Katolik Kilisesi, Avrupa Birliği, IMF gibi çeşitli kurumlar tarafından uyumsuzluk nedeniyle eleştirilmiş, bilinen bütün dil bilgisi ve noktalama kurallarını elinin tersiyle itmiş, ne iyi etmiş, canının istediği gibi kullanmış, bir tek noktayı ve virgülü sevmiş, yazdığı her roman bir olay, Ressamın El Kitabı, Umut Tarlaları, Baltasar ve Blimunda, Ricardo Reis´in Öldüğü Yıl, Yitik Adanın Öyküsü, İsa´ya göre İncil, Körlük, Görmek, ... , son romanı Kabil.
Açıkçası yazmaktan ben yoruldum, o yorulmamış, daha pek çok romanı var. Masal anlatıcı bir bilge adam anlatıyor, siz hayranlık ve hayretle okuyorsunuz. ´İyiyle kötü kendi başlarına var olamazlar, iyi kötünün, kötü de iyinin yokluğudur.´ gibi bin bir çeşit cümlenin derin dehlizlerine giriyorsunuz, kim bilir, belki de o dehlizde kendinize rastlayıp üşümemek için yorganı kafanıza geçiriyorsunuz.
José Saramago
Bizi geçen yaz tanıştıran kitap kaşifi çok değerli dostum Emre Erbatur´a minnetle...
not: ilk bölümleri önsözde yer alan José Saramago Vakfı Başkanı Pilar del Rio´nun yazısından (2012) aldım.