Çok ilginç değil mi? Yıllarca Kur’anı Türkçeye çevirdiler diye bu ülkenin kurucularına dinsiz diyen sefiller, şimdi bu ülkenin milli marşını Arapça söylemeye çalışıyorsunuz. Bu bir özenti mi, yoksa birilerini memnun etme duygusu mu?
Bence bir özentiden ibarettir. Bunların bir tarafı tarikat olunca, konuyu o yönden ele almak gerekir. Başka türlü düşünce tarzlarının olduğunu sanmıyorum.
Peki, Tarikat nedir? İnternette arama motoruna girdiğinizde, şöyle bir tarifle karşılaşıyorsunuz;
“ Allah’a giden tek yol. Tarik bir yöntem ya da bir dindarlık tarzı değildir, dini bir cemaat da değildir. Tarik bir kişidir ki o kişi ile koparılmaz bir bağı olanlar Allah’a gidecek, O’nun evladı olma hakkına sahip olacak. O’nun sonsuz sofrasına katılacak. (Yuhanna 14,1–6),
Kur’an bu düşünceye şöyle cevap vermiştir.
“İyi bil ki, halis din ancak ALLAH’ındır. Ondan başka bir takım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler;
“Biz onlara sadece, bizi ALLAH’A daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Şüphe yok ki ALLAH onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Gerçekten ALLAH, kâfir ve yalancı olan kimseyi doğru yola çıkarmaz. (Zümer-3)
Bizim geleneklerimizde tarikat çok eskidir.
Peygamberimizin vefatından sonra hatta dört halife devrinden sonra 250’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Aynı mezheplerde olduğu gibi bir tarafı o günün siyasi olaylarına dayandırılmıştır. Fakat Türklerde bu işin öncüsü Ahmet Yesevi hazretleridir. Ahmet Yesevi hazretleri bu olayı bir okul gibi algılamış, insanlara Türkçe olarak din dersi vermiş ve yetiştirdiği öğrencilerini dünyanın dört bir yanına göndermiştir.
Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram’ı Veli ve Yunus Emre gibi hak âşıkları bunların bazılarıdır. Ve her biri çağına aydınlık günler getirmiş insanlardır.
Bunların dışında, Arap bölgelerinde kurulmuş ve günümüze kadar gelmiş Kadiri ve Nakşibendî tarikatları da bunlara benzer işler yapmıştır. Fakat teknoloji geliştikçe, ilim, irfan artık kitaplara döküldükçe ve de okuyanlar fazlalaştıkça tarikatların bir hükmü kalmamıştır.
Şimdiki tarikatların şeyhleri de, müritleri de bilgiden yoksun, zavallı, cahil ve okumayan, biat kültürünü benimseyen insan güruhlarıdır. Cahilliklerini müritlerine söylediklerinden anlıyoruz. Mesela biri diyor ki;
“Benim şeyhimin okumasına gerek yok. O her gece peygamberimize sorar, ondan öğrendiklerini de bize anlatır.”
Bu düşünce, günümüzün gerçeklerine uyan bir düşünce değildir. Bu konuda fazla bir şey yazmak istemiyorum. Ama yazılmış o kadar çok kitap vardır ki, insan duydukça, okudukça tüyleri diken diken oluyor.
Bunlara ister cemaat deyin, isterseniz tarikat deyin, hepsi de insanları uyuşturmaya yönelik toplum davranışlarını sergileyen topluluklardır. Amaçları insanları etkileyerek güç elde etme, elde ettikleri bu gücü de birilerine karşı kullanma gayreti içindir.
Üzüldüğüm şey; bizim yöneticilerin siyasi beklentilerini idame etmek için bunlarla iç içe olması, bu biat kültürünü yaşatma çabası ve ülkeyi bu kafayla yönetme düşüncesine girmesidir. Bu son günlerde ortaya atılmakta, kamuoyuna duyurulmaya çalışılmaktadır. Adalet Bakanının, şeyhin elini ya da omzunu öpmesi görüntüleri bu çabanın bir parçasıdır. Bakan’ın;
“Ben, o vakit daha milletvekili bile değildim.” açıklaması ise, bu toplulukların gücünü göstermekte, elini öptü diye Bakan yapıldığının işaretini vermektedir.
İnsan insandır. İnsan düşünen bir varlıktır. Düşünmeyi bir başkasına yüklemek insan fıtratından çıkmaktır. Hâlbuki Allah;
“Ben, yeryüzünde bir Halife yaratacağım.” (Bakara–30)diyor.
Halife demek temsilci demektir. Allah’ı yeryüzünde temsil etmek insana verilmiştir. Düşünen her insan onun halifesidir. Bir şeyhin müridi olup, şeyhsiz düşünemeyen insan Allah’ın halifesi olamaz. Çünkü düşünen insan o görevi yapabilir. Allah’ın tanıtımını yeryüzünde yapacak odur. Yine Allah Şöyle diyor,
“ And olsun insanı biz yarattık. Ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf–16)
Yaşar Nuri Hocamızı Allah rahmet eylesin, derdi ki;
“İnsana şah damarından daha yakın kim olabilir?”
Gerçekten, insanın şah damarından yakın olan Allah’ı varken, ona hangi şeyh daha yakın olabilir? İlim, irfan, bilgi, fen verilecekse, şeyhine neden verilsin? Talep edilmeden bu yetenekler insana verilmez ki! Bu dünyada cennetle müjdelenen kişi sayısı sadece on birdir. On ikincisi yokken, şeyh’in cennete gideceği garantiymiş gibi görülmesi doğru mu?
Arkadaşlar; Bu hafta neler anlatacaktım, bunlara dalıp gittim. Hâlbuki Zonguldak’ta 301 bir emekçinin kömür madeninde ölümlerini ve gelişmelerini yazacaktım.
Kanal İstanbul açılınca, Marmara denizinde balıkların öleceğini yazacaktım.
Katarlıların nasıl haber alıp da Kanalın güzergâhından tarla almaları olayını irdeleyecektim.
Gazilerin maaşlarının kesilmesini yazacaktım.
Olmadı. Adalet Bakanının, şeyhin elini öpmesi olayı, bütün düşüncelerimin önüne geçti. Çünkü bu mesele, Türkiye Cumhuriyetinin geleceği meselesidir. Hafife alınamaz. Ne demişti Atatürk;
“Türkiye cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru en gerçekçi yol medeniyet yoludur. Medeniyetin gerektiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” (Kastamonu konuşmasından)
Sürçü lisan ettik ise af ola, isterim ki insan önce insan ola.
