|
Üzerimize atılan soykırımcılık iftirası, Papa´danAvrupa Birliği parlamentosuna, dünya egemenlerinin oyuncağına döndü. Böyle bir ortamda bile bizde "özür dileyelim, acılarını paylaşalım, ne olacak ki; büyüklüktür!" diyenlere ve eline bir mum alıp yola düşenlere rastlamak akıllara durgunluk veriyor.
Özür dile(t)me meraklılarının derdi "acılar" değil. Bunların ilgilendikleri şey "tarihte kalmış olaylar" da değil. Şimdi karşı karşıya kaldığımız iftira saldırısının, artık, siyasetle ve bugünün siyasetiyle ilgili olduğunu görmemekte direnmenin, saflık ve iyi niyetlilikle açıklanabileceğini sanmıyorum. Böyle davrananların, iftiracı cephede "yüzleşin, özür dileyin"nakaratlarını değiştirdiklerini ve bu söze "ve gereğini yapın" cümlesini eklediklerini duymuyor, fark etmiyor olmaları olanak dışı.
"Gereğini yapın!" Yapmamız istenen şey nedir?Hele bir yüzleşip özür dileyin; böylece suçunuzu kabul etmiş olacaksınız; suç cezasız kalmaz, "biçilen cezaya rıza gösterin!"Elbette cezayı kesen, iftirayı atanın kendisi. İftirasını gerçekmiş gibi tanıtmayı başardıktan sonra, sebep olunan acıların tazmin edilmesini ve yine kendilerinin belirledikleri Türkiye toprakları üzerindeki toprak taleplerinin karşılanmasını istiyorlar.
TÜRK ULUSUNA AÇIK SALDIRI
Emperyalizmin küresel sömürgecilik çağı, uluslardan öz-tarihleri için özür dileyip diz çökmeleri baskısıyla yürüyor. İşe sosyalist uluslardan başladı, şimdi ulusal bağımsızlık savaşı vermiş ülkeleri geziyor. Türkiye´yi saran gürültünün kaynağı budur; özür dile(t) - diz çök(tür) politikası.
Özür dile(t)me, kimlik siyasetinin uygulama aracı.Hukuk alanındaki karşılığı "anayasal vatandaşlık" projesi. İdeolojisi neoliberalizm. Tarih, gerçekler, acılar, sevinçler... onun gözünde hepsi malzeme!
Bauman´ın ´Bireyselleşmiş Toplum´ kitabında dediği gibi:
"kimlik edinme savaşları, küreselleşme eğilimine ne ters düşer ne de ona engel olur. Onlar küreselleşmenin meşrû çocuğu ve doğal ortağıdırlar ve onu durdurmak şöyle dursun, çarklarını yağlarlar."
Bu sahne içinde özürcülük, yağı taşıyan yağdanlık işlevi görmektedir.
Kimlik siyasetçileri "ulus-devletler düşsün, yerini anayasal devletler alsın" hedefi peşindeler. "Ama buna ´gelecek için ortaklık projesi´ ile ulaşamayız"diyorlar. Yolun, tarih defterlerini açıp, etnik grupları ulus-devletle hesaplaşmaya sokmaktan geçtiğini saptamışlar. Peki ama, etnikler - devlet arası hesaplaşma etniklerin kendi aralarında hesaplaşmaya da neden olursa? Etnisitelerarasında düşmanlıklar yükselirse? Kardeş kavgaları? Mühendisçe soğukkanlılar, elbette diyorlar, olabilir. Ne kadar ´temizlik´ olursa o kadar iyi!
Hesaplaşmayı yüzleşme ve özür dile(t)mepolitikalarının teşvik edilmesi sayesinde mümkün görüyorlar. Bunun için etnik grupların ´bellek´lerine başvurmayı, eğer halihazırda uygun bir şeyler yoksa her biri için uygun bellekler yaratılmasını gerekli görüyorlar.
Bizde yıllardır AB fonlarıyla desteklenen yerel tarih, sözlü tarih, mikro tarih çalışmaları bu işi gördü;´resmitarih´ekarşı ´etnikler tarihi´ biriktirildi.´Hakikatler´ komisyonculuğu bunu siyasete dökmenin aracı oldu. İşte şimdi özürcülerin sahne sırası geldi ve yaratılmış bellekler sayesinde keskinleştirilen kimlikler için hareket geçtiler.
Bu siyasetin kendisi de kuramı da Türkiye´ye ait değildir. Çoğu fikir akımı ve politika gibi bu da ithaldir ve yalnızca taşıyıcı - uygulayıcıları ´yerli´dir.
Sanıldığı gibi Türkiye´ye özgü bir fikirle ve sıradan bir helalleşme isteğiyle uğraşmadığımızı, ne tür bir küresel kuram ve siyasetle karşı karşıya olduğumuzu açık seçik görmek için Dr. Şafak Evran Topuzkanamış´ın Dokuz Eylül Hukuk Fakültesi Dergisi´ndeki makalesine (2012, cilt 14 sayı 1, s.133) bir göz atmak iyi olur.
AĞLAK BİR NEFRET SİYASETİ.
Bu politika yalnızca bizde değil, uygulamaya girdiği her yerde, mazlumluk-masumluk-mağdurlukgiysilerine bürünerek yürütülüyor. Bırakın karşı çıkanları, karşı çıkmayıp "öyle ama, ." gibi ufacık itirazlarda bulunanlar "duyarsız, merhametsiz"olmakla suçlanıp susturuluyor.
Söz sırası hiç değişmiyor. Cümleler "acılar, ah acılar!" diye başlıyor, "katliam" diye açılıyor,"soykırım" diye kapanıyor. Kolay yolu bulmuş, kendi nefretinde boğulmuş, öfkeli ve alabildiğine sinsi bir saldırganlık! Sözde yüzleşme, özür dileme yoluyla huzur bulmuş ruhların sessiz toplumuna ulaşılacakmış gibi konuşurken, düşman saydıklarına düşük - kısık ses tonlarıyla en ağır suçlamalarda bulunup her türden hakareti savurmaktan, tehdit ve şantaja başvurmaktan geri durmuyor.
Çark yağdanlığı özür dile(t)mecilik karşısında acılar var; keşke olmasaydı; ama o zamanın koşulları böyleydi; bugünden bakılarak değerlendirmek olmaz; vb. vb. mırıldanmalar, açılan kuyuya düşmekten başka bir şey değildir.
Özürcülüğün ait olduğu ideolojiyi ve siyasetleri es geçip "biz değil, o özür dilesin" ya da Dersim tartışmasında olduğu gibi "CHP değil devlet özür dilesin" demek, ideolojik körlüğün itirafından başka bir anlama gelmez.
Özürcüler hep olayları konuşmak istiyorlar.
Olur, konuşalım. Birinci Dünya Savaşı´nın göbeğinde Doğu Anadolu´da yalnızca Osmanlı´nın değil Rusya, Gürcistan ile İngiltere, Fransa´nın taraf olduğu 1915 tehciri; Dersim yöresinde barut-para için gereken madenlerin çevresinde olup bitenler ve feodal mülkiyet ayrıcalıklarını sürdürmek için kalkışan aşiret reislikleri tarihi üzerine söylenecek çok şey var.
Ama asıl konumları konuşmak gerek, biz dikkatimizi buraya odaklayalım: Özür dile(t)mecilik politikası kime ait ve hangi bütünün parçası?
Artık eveleyip gevelemeye son vermek gerek. Bizim tarihimiz temizdir. 1915, dünya savaşı zamanı ve savaş ateşinin Osmanlı Devleti´ni dört bir yandan yaktığı yıllardan biridir. Bu savaşın sorumlusu devletler, şimdi "acılara mum yakan" emperyalizm ve onun açık-örtülü işbirlikçileridir.
İftira üretip ona sığınanların Türkiye üzerindeki amaçlarının ahlak dışılığını ortaya koyup sözümüzü yüksek perdeden söyleyelim.
Hem de ikiyüzlü davrananları ifşa ederek.
|