DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 30.12.2021 13:20:00 699 0
  • BIST 100

    2.439%-0,49
  • DOLAR

    16,2057% -0,88
  • EURO

    17,4561% -0,59
  • GRAM ALTIN

    967,83% -0,49
  • Ç. ALTIN

    1596,9195% -0,49

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 38 23 3 12 33 81
2.Fenerbahçe 38 21 7 10 35 73
3.Konyaspor 38 20 10 8 21 68
4.Başakşehir FK 38 19 11 8 20 65
5.Alanyaspor 38 19 12 7 9 64
6.Beşiktaş 38 15 9 14 8 59
7.Antalyaspor 38 16 11 11 7 59
8.Fatih Karagümrük 38 16 13 9 -5 57
9.Adana Demirspor 38 15 13 10 13 55
10.Sivasspor 38 14 12 12 2 54
11.Kasımpaşa 38 15 15 8 10 53
12.Hatayspor 38 15 15 8 -4 53
13.Galatasaray 38 14 14 10 -2 52
14.Kayserispor 38 12 15 11 -7 47
15.Gaziantep FK 38 12 16 10 -8 46
16.Giresunspor 38 12 17 9 -6 45
17.Çaykur Rizespor 38 10 22 6 -27 36
18.Altay 38 9 22 7 -18 34
19.Göztepe 38 7 24 7 -37 28
20.Yeni Malatyaspor 38 5 28 5 -44 20
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Pazar 36 ° / 21.2 ° Açık hava
  • Pazartesi 36.9 ° / 19.8 ° Açık hava
  • Salı 35.8 ° / 20.1 ° Bulutlar

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: Füsun ÇETİNEL...

Türkiye'de, yazmak isteyenler nedense hep yabancı edebiyatçıları örnek alıyor, onların deneyimleri üzerinden bir fikir geliştirmeye çalışıyor.

Bu anlamda “Yeni Adana’da Düşünce-Sanat ve Toplum”  olarak bir eksikliği giderme çabası içine girdik. Değerli edebiyatçılarımızın katılımıyla kapsamlı bir bellek oluşturmaya çalışacağız. Yazar adaylarına yol gösterici olacağına inanarak… Bu haftaki konuğumuz kıymetli yazarımız Füsun ÇETİNEL...

Yazarlara belki de en sık sorulan sorular, “Yazar olmaya ne zaman karar verdiniz?” veya “Küçüklüğünüzde yazar olmayı düşünüyor muydunuz hiç?” olmalı...

Ben küçüklüğümde yazar olmayı düşündüğümü hatırlamıyorum. Yazar olmaya da karar vermedim zaten. Ama “birdenbire” de olmadı tabii ki yazmaya başlamak. Hikaye ve çocuk edebiyatı atölyelerinde sıkça tekrarladığım gibi hiç bir şey “birdenbire” olmaz.

Kendimi hatırladığım ilk zamanlarda etrafımda gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım, ellediklerim yazıya ve okumaya dair şeylerdi hep. Babam uzakyol kaptanıydı ve aylar süren deniz yolculuklarında İngilizce ve Fransızca’dan Türkçeye polisiye romanlar çevirirdi. Babam eve geldiğinde salonumuzdaki büyük yemek masasını sözlükler, saman ve karbon kağıtlar, daktilo şeritleri, kalem, defter, silgi ve taşınabilir bir Remington kaplardı. Mürekkep kokusu, farklı  kağıtların dokusu, kağıdın şaryodan ayrılış sesi, maceraların heyecanı arasında okumayı yazmayı daha sökmeden önce daktiloya kağıt takmaya, metal tuşlara gelişigüzel basarak hikayeler kurgulamaya başladım. Okumayı- bir çocuk için çok uygun olduğu kabul edilmese de-babamın Türkçeye çevirdiği büyük puntolu roman isimlerinden öğrendiğimi hatırlıyorum. Ölmek Yasak, Şanslı Bacaklar, Çığlık, Ölüm Merdiveni ve benzerleri...

Annemse Olgunlaşma Enstitüsü’nde Türk İşi öğretmeniydi. Görev yeri Beyoğlu’ndaki tarihi bir binanın içindeydi. Onunla birlikte okula gidip,ahşap döner merdivenlere tırmanmak, halı kaplı uzun karanlık koridorlarda dolaşmak,öğretmen dolabına gizlenip, not defterlerindeki fotoğraflara bakmak, cetvelleri, pelür kağıtları, desen kataloglarını incelemek en sevdiğim uğraşlardandı. Yine aynı okulun Çocuk Gelişim Bölümü bünyesinde Amerikalıların bir projesi olan uygulama yuvasına devam etmeye başladığımda sayısız İngilizce çocuk kitabı, yapboz ve boya malzemesiyle tanıştım.

Çalışan bir ana babanın çocukları olarak, anneannem ilgileniyordu ben ve benden yedi yaş büyük ablamla. Dedem erken yaşta vefat ettiği için çocuklarını terzilik yaparak büyütmüştü ve dikiş dikmeye son nefesine kadar devam etti. Anlattığı doğu masalları eşliğinde; patron çıkarmayı, kesmeyi, biçmeyi, teyellemeyi, provayı hep ondan öğrendim. Bir metini çalışırken, sözcükler ekleyip çıkarırken, paragraflar kopyalayıp yapıştırırken, anneannemi ve onun antika Singer dikiş makinesini-şu anda bende- hatırlarım hep.

Büyük şehrin nimetleri olan tiyatro ve sinemalar, okumaya doyamadığım çizgi romanlar, dergiler, kitaplar, babamın uzun deniz yolculuklarında farklı kıtalarda yaşadıklarını konu ettiği hikayeler, eve getirdiği ilginç hediyeler, Şişli’deki apartman dairemizin penceresinden seyretmeye doyamadığım çadırlarda atlarıyla, çıplak bebeleriyle yaşayan Çingeneler çocukluğumun hayal dünyasını iyice zenginleştirmişti.

Benim yazma ve çizme maceram defterlerde değil de ders kitaplarının sayfalarında başladı diyebilirim. Çizgi romanlar, kafiyeli muzip anlatılar hep öğretmenlerden gizlemek zorunda kaldığım sayfalardaydı. Arkadaşlarım yıl sonunda içi binbir resim ve yazıyla kaplı kitaplarımı almak için yarışırlardı.

Beşinci sınıftan sonradilini ve kurallarını hiç bilmediğim bir dünyaya adım attım. Sankt Georg Avusturya Kız Lisesi. Disiplini, karanlığı ve soğuk koridorları tanıdım ama bunun yanında dünya edebiyatının okumaya doyamadığım yazarlarını, şairlerini de... Wilhelm Busch, Hesse, Ibsen, Kafka, Zweig, Brecht, Frisch, Keller. Kana kana okuyor, metin çözümlemelerini öğretmenlerimizle arkadaşlarımızla tartışıyorduk.Ders kitaplarım yine çizimlerimden ve yazılarımdan nasibini almaya devam ediyordu tüm hızıyla.

Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce Öğretmenliği Bölümü ise Amerikan ve İngiliz edebiyatını derinlemesine incelememi sağladı. Artık dağcılık kulübünün aktif bir üyesiydim ve her gezi sonrası bültene faaliyet raporları yazıyordum. Rapordan çok kara mizah hikayerlerdi çoğu. Tarzım ve sesim yerine oturmuştu.

İngilizce öğretmenliği yıllarımda okul gazetesi, öğrencikompozisyonları, Amerikan ve İngiliz edebiyatı incelemeleri derken boğazıma kadar okumaya yazmaya batmıştım.

Sonra eşimle birlikte acele baskı merkezi işletmeye başladık. Metinlerin baskıya girmeden önceki son kontrolleri bendeydi. Çok titiz ve dikkatli olmak zorundaydım. Bu sayede gözlerim ve beynim iyice keskinleşti. Aynı yıllarda  bir gazete ilanında Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlık atölyesi ilanına rastladım ve hemen katılmaya karar verdim. Öyküler okumak, derinlemesine incelemek, yazmak, yorumlamak öğrencilik ve öğretmenlik yıllarımdan alışık olduğum bir uğraştı ama bu kez anadilimi kullanıyordum. Atölye arkadaşlarım yazdıklarımı severek dinliyorlardı, Murat Gülsoy’un analitik yorumları beni daha iyi ve daha çok yazmaya teşvik ediyordu. Yazmak benim için vazgeçilmez olmuştu.

İnsan bir şeyi arzuyla ve ciddiyetle yapınca karşısına türlü olanaklar çıkıyor. Yolum çok yakın bir arkadaşım sayesinde yaratıcı yazarlık eğitmeni Yeşim Cimcöz’le kesişti. Onun önderliğinde İstanbul’u Yazıyorum projesiyle şehrin farklı semtlerini gezip yazılar yazdık. Ayasofya Konuştu adlı ilk romanımın minik bir bölümü de öykü olarak bu gezilerden birinde yazılmıştır. Murat Gülsoy öykümü dinleyip, “Kocaman bir dünya yaratmışsınız, devamını getirmelisiniz,” dediğinde bölüm bölüm ilerleyerek bir novella çıkardım ortaya. Aklımda bir çocuk romanı yazmak yoktu, kahramanım çocuktu yalnızca. Daha sonra birlikte çalıştığım Nalan Barbarosoğlu dosyamı Günışığı Kitaplığı’na göndermemi salık verdi. “Müren Beykan çok iyi bir editördür, sana gerekli yorumu yapacaktır,” deyince çekinerek de olsa şansımı denemeye karar verdim.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Masaüstüm onlarca öyküyle doluydu. Ve kahramanlarımın çoğunun gençler ve çocuklar olduğunu ancak o zaman fark ettim.

Kimileri yazı atölyelerine karşı... bence doğru eğitmenleri seçerek fark yaratabilirsiniz yazdıklarınızla. Benim hayatımda olduğu gibi... İyi bir eğitmen öğrencisinin karşısında yeni ufuklar açar, potansiyelini görmesini sağlar. Dürüsttür, yapıcıdır.

Yaratıcı yazarlık eğitmenliğine yine Yeşim Cimcoz sayesinde yazıevinde başladım. Öykü, editörlük, hayalet yazarlık, roman atölyeleri... yazar koçluğu, yaratıcı yazma ve okuma konusunda öğretmen eğitimleri, gençlerle ve çocuklarla çalışmalar... Hayatımda çok işkolu değiştirdimama sabit kalan iki şey var; eğitmenlik ve edebiyat. Uzun lafın kısası yazar olmaya karar vermedim ben ancak okuya okuya, yaza yaza, deneye yanıla yazar oldum, yazıyorum.

Bazen günlerce yazarım bazen tek bir satır bile yazmam ama çok iyi ve hızlıbir okuyucuyumdur. Çalışma saatlerim derslere, atölye programlarıma, etkinlik ajandama göre değiştiği için kalan boşlukları olabildiğince verimli bir şekilde değerlendirmeye çalışırım.

Sol elimle yazarım; solağım. Ama kendimi şaşırtmak veya da farklı düşünebilmek adına bazen sağ elimi kullanırım.

Hikayeleri illk önce aklımda yazmaya başlarım. Defalarca kurgularım zihnimde. Sonrasında deftere cümleler, sözcükler yazar, çizimler yaparım. Hikayeyle ilgili kuru yapraklar, fotoğraflar, dergilerden kestiğim resimler yapıştırırım.  Küçük not kağıtlarına, bazen deftere, bazen telefona, bazen de bilgisayarıma yazarım. Evde, kafede, metroda, hatta yürürken bile yazabilirim. Sesler beni rahatsız etmez, yazarken bütünüyle soyutlayabilirim kendimi dış dünyadan.

Günün hangi saatinde yazdığım çok fark etmez. Bazen uykudan uyanır rüyamda gördüğüm/düşündüğüm/kurguladığım bir şeyi hemen bir yerlere karalamaya çalışır, ertesi sabah uyandığımda ise çoğu zaman yazdıklarımı okuyamam.

Çok seyahat ederim. Uçakta, trende, otobüste, çadırda, dağlarda, kafelerde, restoranlarda yazarım. Sırt çantamda mutlaka kitap, defter, kalem ve boyalarım bulunur. Aklıma bir şey geldiğinde yazacak, çizecek kalem kağıt bulamazsam paniğe kapılırım. Çok basit bir cümle, hatırlarım dediğim sözcük maalesef kolaylıkla uçup gidebilir zihnimden. Bu da beni delirtir.

Bazen tek bir sözcük, bazen bir paragraf yazarım.Listeler, şemalar, haritalar yaparım. Diyalog yazarım. Şarkı sözleri, şiirler karalarım.

Kendime ait bir çalışma odam olmadı.Yıllarca, salonun köşesindeki minik çalışma masamdayazdım. Hemen üzerindeki raflar kartpostallar, oyuncaklar, biblolarla kaplıdır. Karmaşa ve kalabalık beni sakinleştirir, verimli çalışmamı sağlar.

Yazarken çay veya kahve içmeyi severim. Duvarımda mutlaka, şemalar, fotoğraflar, kartlar, yapışkanlı kağıtlar olur. Kapı veya telefon çalarsa duymayabilirim. Lütfen ısrarla yeniden deneyin!


(Bu başlığın oluşturulmasında F. Hüsnü Dağlarca’nın “Yapıtlarımla Konuşmalarım”ı etkili olmuştur.)

Her kitabımın bir yazılış hikayesi var. Kimi kez bir cümle tetiklemiştir beni, kimi kez metroda karşılaştığım küçük bir böcek veya su birikintisinin içinde bulduğum yünden bir bebek... Duvarda 3 Hafta romanımın ise başlı başına farklı bir hikayesi var.

Haruki Murakami’nin “koşmasam yazamazdım” dediği gibi Gönüllü Hizmetler Derneği’nin çalışma kampına katılmasaydım ben de elli bin kelimelik roman taslağımı tamamlayamaz ve sonrasında Duvarda 3 Hafta isimli romana dönüştüremezdim.

Sevgili çalışma arkadaşım Yeşim Cimcoz ağustos ayını roman yazma ayı olarak ilan etmişti.  Her gün 1667 kelime yazarak bir ay sonunda 50.000 kelimeye ulaşacak ve bir roman taslağı çıkaracaktık ortaya. İster delilik deyin, ister cesaret… Ağustos ayı boyunca bilgisayarsız, internetsiz, yazı arkadaşlarımdan çok uzaklarda, Almanya’nın Stuttgart yakınlarında, Gaeufelden isimli küçük bir kasabasına, yığma duvar örmeye gitmiştim Gönüllü Hizmetler Derneği projesiyle. Kalem kâğıt her an yanımdaydı. Yemek molasında, tuvalette, uyku tulumunun içinde, daha herkes uyurken, karanlıkta, trende, şerbetçi otlarının arasında, müzede, kilisede, yemek yerken, yürürken, taş kırarken, yağmurda hep yazdım, her gün her an yazdım. Kum taşlarına şekil verirken bir taraftan kelimeleri şekillendiriyordum zihnimde. Taşları üst üste dizerken cümleler kuruyordum. Yan yana üst üste birikiyordu kelimeler taşlarla birlikte. Uymayanları evirip çeviriyor yeniden deniyordum. Önümdeki duvar yükselirken sayfalar doluyordu. Taş taş üstüne, kelime kelime üstüne. Duvar roman olmuştu, romansa bir duvar.

Almanların deyimiyle kuru duvar, taşların arasında bitiştirici olarak çimento kullanılmadığı için, tahta işçiliğinin yanında dünyanın en eski el işçiliği örneğidir. Doğal taşlar boyutlarına ve uygunluklarına göre, defalarca denenerek, ölçülerek, yontularak, titizlikle yan yana, üst üste getirilir.

Bu teknikle duvar örme işi roman yazmaya benzer. Sabırlı ve titiz olmak gerekir. Yılmadan yapıp yıkarak, yıkıp yaparak, deneyerek, taşları uygun şekilleri vererek, aralarını toprakla, çakıl taşlarıyla besleyerek, eğimin düzgün olmasına dikkat ederek, çokça düşünerek, taşların huyunu suyunu öğrenerek inşa edilir duvarlar. Taşlar yerine güzel oturmazsa dayanmaz çöker duvar. Tüm emeğe yazık olur.

Kelimelerimi, taşları boylarına göre nasıl titizlikle ayırdıysam, öyle seçiyordum. Bir zaman sonra duvarda çalışırken romanı, roman yazarken duvarı düşünür olmuştum.

O sıralar, romanı bitirebilecek miyim bilmiyordum.

Eve döndüm, roman taslağımı bir çekmeceye kaldırdım. Bir yıl sonra tekrar elime alıp üzerinde çalışmaya başladım. Başta da söylediğim gibi; oturup “birdenbire” yazmadım bu romanı...
 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER


Öykü: İlknur Güneylioğlu Şengüler

SÖYLEŞİ: AYŞEGÜL DİNÇER

Söyleşi: Ebru Yavuz

Söyleşi: Didem Gökçay 

SÖYLEŞİ: BETÜL ERDOĞAN

Şiir: Levent Karataş

GÜLSER KUT ARAT

Öykü: Recep Nas  

Söyleşi: Demet Duyuler

MUSTAFA GÜNAY

Turgut BAĞIR

ŞİİR: ŞAHİN TAŞ  

Söyleşi: Demet Duyuler

BİR RESSAM VE BİR TABLO: SEYHAN ASLAN HANOTTE

ÖYKÜ: ELİF DERVİŞ

KİTAP İNCELEME: MELTEM KOFOĞLU

DENEME: BEHİYE H. MALKOÇ

SÖYLEŞİ: DUYGU HARMANCI KARAGÜLLE

ADANA BİLGE KAĞAN İLKOKULU 4/D SINIFI ÖĞRENCİLERİNDEN ÖYKÜLER

Şiir: Mustafa Suphi

Mehmet BİNBOĞA