DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 29.07.2021 09:23:00 1777 0
  • BIST 100

    1.419%0,10
  • DOLAR

    8,6414% 1,36
  • EURO

    10,1422% 0,83
  • GRAM ALTIN

    487,15% 1,38
  • Ç. ALTIN

    803,7975% 1,38

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Beşiktaş 4 3 0 1 7 10
2.Trabzonspor 4 3 0 1 6 10
3.Fenerbahçe 4 3 0 1 5 10
4.Konyaspor 4 3 0 1 4 10
5.Galatasaray 4 2 0 2 3 8
6.Hatayspor 4 2 1 1 6 7
7.Fatih Karagümrük 4 2 1 1 4 7
8.Kayserispor 4 2 1 1 0 7
9.Altay 4 2 2 0 2 6
10.Yeni Malatyaspor 4 2 2 0 -4 6
11.Alanyaspor 4 2 2 0 -6 6
12.Göztepe 4 1 1 2 0 5
13.Kasımpaşa 4 1 1 2 0 5
14.Gaziantep FK 4 1 2 1 -1 4
15.Antalyaspor 4 1 2 1 -3 4
16.Sivasspor 4 0 2 2 -2 2
17.Adana Demirspor 4 0 2 2 -5 2
18.Çaykur Rizespor 4 0 3 1 -6 1
19.Başakşehir FK 4 0 4 0 -4 0
20.Giresunspor 4 0 4 0 -6 0
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Cuma 32.3 ° / 20.7 ° Bulutlar
  • Cumartesi 34.1 ° / 21.7 ° Açık hava
  • Pazar 33.9 ° / 22 ° Bulutlar

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

DELİ HİCRET

“…Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar, Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar…” (Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları’ndan)

   Yine kıyısındaydı, kader çizgisi gibi uzayıp giden yolun. Gözünü dikmiş, onu bekliyordu. Haftanın üç günü dilenmeye çıkardı: Cuma günleri cami avlusunda, Cumartesi ve Pazar günleri kentin tek parkında, postane merdivenlerinde, Harbiye’deki lokanta ve çay bahçelerinde veya Antakya çevresindeki Hızır ve Şıh türbeleri, yatır ve ziyaret önlerinde… Kimseyle konuşmaz, bir şey sorulsa da yanıt vermezdi. Dua eder gibi dudaklarını sürekli kıpırdatarak, kendi kendisiyle konuşur dururdu. Yükselip alçalan sesine kulak verenler “geri gelecek..., İbo..., ölmedi..., oğlum...” gibi bazı sözcüklerin biteviye yinelendiğini ayrımsayabilirlerdi. Sonraları önüne gelene “İbo’mu gördün mü kardeş?” diye sorar veya “Biliyon mu, İbo ölmedi, yarın gelecek” diyerek şaşırtır oldu. Adının Deli Hicret’e çıkması bundandı. Oysa delireli çok zaman olmuştu. Üstünkörü bakıldığında, kamburu çıkmış bir ihtiyar, sineklerin sümüğünü emdiği oğlan da torunu sanılabilirdi. Oysa yaşadığı o inanılması güç olayları sığdırdığı, henüz bir yirmi küsur yıl bırakmıştı ardında. Onu ele verebilecek çapkın bakışlı kara zeytin tanesi gözleri hep yerdeydi. Çiçek desenli yemenisini alnının üstünde siper yapacak şekilde bağlar, minik yüzünü gölgesinde gizlerdi. Basma entarisinin etekleri çıplak ayaklarını örterdi. Sırtında oğluyla yola çıkar, eve dönerken oğlanın yerini bir çıkın alırdı. Sataşan çocukları korkutmak ve sokak köpeklerinden korunmak için kalınca bir sopa taşırdı. Kent çıkışında, kimseden izin almadan girip yerleştikleri bir yapıda barınıyorlardı. Eski bir pamuk ambarıydı bu, şehirlerarası yola bakan. Deli Hicret’i gerçekten delirten, bir bu yoldu, bir de o çocuklar; bir ağızdan “deli, deli” diye bağırarak onu taşlayan… Onlarla her karşılaştığında buruk bir sevinç, acı bir zevkle sarsılırdı. Son sarıldığında henüz üç yaşında olan büyük oğlunun yüzü hızla çoğalır, bir maske gibi yüzlerine yerleşir, her biri oğlu oluverirdi. Bunu onca kez yaşadıktan sonra hangisinin düş, hangisinin gerçek olduğunu ayıramaz olmuştu. Çocukları korkutup uzaklaştırmak için sopasını onlara doğru sallarken gözyaşları taşıp süzülmeye başlıyordu yanaklarından. Düşteyse ağlayarak uyanıyor, uyanık ise, bir kenara çöküp yemenisinin ucuyla gözlerini perdeleyerek saatlerce ağlıyordu. Cezaevinden çıktıktan sonra birçok kez İbo’nun köyüne gizlice gitmiş, dere kıyısındaki sazlıkta pusuya yatarak kayınbabasının evini gözetlemişti. Eve girip çıkarken birkaç dakika da olsa görmüştü büyük oğlunu. Son gördüğünde on iki yaşındaydı, şalvarı ve kasketiyle babasının bir örneği olmuştu. Buna karşın çocukların yüzlerinde gördüğü oğlu hep üç yaşında kalmıştı, büyümüyordu, büyümeyecekti. Bir de bu yol, ah bu yol. Uyuşturucu tutkunu gibi, verdiği acılara karşın bakmaktan vazgeçemediği; yaralarının kabuklarını söke söke, kanata kanata uzayıp giden bu yol. Kahır, acı ve pişmanlığın yüreğini dağladığı, gözyaşlarını içine akıttığı yılların içinden geçerek yaşamının kopup bölündüğü o noktaya götüren… Tüm olanların tanığı… Göbek bağı gibi onu o yerlere ve o günlere bağlayan; oralardan ona ağılı yaşam suyu taşıyan… Güneşin ısıtıp yağmurun serinlettiği bir havada, yağmurun ıslatıp güneşin kuruttuğu, renk renk çiçek açmış otların bürüdüğü avluda oturmuş, yola dikmişti gözlerini. Yeni dinen yağmurun yıkadığı yol, üzerindeki birikintiden yansıttığı ışığı gözlerine tutarak ilk çağrısını yaptı. Ardından çapkınca göz kırparak, ayarttı onu yine. Alıp götürdü yıllar öncesine, köyüne, damarlarında kanın kaynar dolaştığı genç kızlığına. Bir yanını sazlıkların, diğer yanını ise sıralı kavak ağaçlarının çevrelediği bir köy. Adana’yı geride bırakarak Gaziantep yönüne uzayıp giden karayoluna bakan birkaç küçük köyden biri. Yaşamının, kısa süren ilkbaharının güneşli bir gününde orada buluyor kendini. Nisan yağmurunun ardından, güneş ışınları yapraklar üzerindeki damlalarda oynaşıyor, topraktan fışkırttığı buğunun buruk kokusu bakla ve diğer otların kokularıyla harmanlanıyor insanı esritiyor. Artık sıkıcı gelmeye başlayan çocukluktan henüz sıyrılmış, genç kızlığın sarhoş edici coşkusu ve şaşkınlığında yüzen Hicret yol kenarındaki tarlalarında, çiçeklenmiş baklaların arasından ot topluyor. Yoldan bir o yöne bir bu yöne seyrek olarak geçen araçların çoğunu görmüyor bile. Ancak, belini doğrultup başını her yola çevirdiğinde gördüğü her araç, içinde bir uzak diyar özlemi, bir çekip gitme isteği uyandırıyor, içini çekerek, bir süre bakakalıyor ardından. Elindeki ot demetini çuvala bastıktan sonra belini dinlendirmek için dikeldiğinde görüyor onu. Kasketli, kara şalvarlı genç sürücü traktörünü yol kıyısında durdurup ona bakıyor. Yol ile tarlayı ayıran kuru su kanalının üzerinden bakışıyorlar, göz göze geliyorlar bir an. Hemen eğilip işine dönüyor Hicret. Peşi sıra, bir cep aynasından yansıtıldığını anladığı yuvarlak bir ışık demeti dolanıyor önünde. Doğrulup ona yeniden bakıyor. Elindeki aynayı başından aldığı kasketle gizliyor. Kasket çıkınca gencecik ince yüzü, yeni terlemiş bıyıklarının altında gülümseyen pembe dudakları ortaya çıkıyor. Pek beceriklice sayılamayacak bir göz kırpmasından sonra basıp gidiyor. O gece tüm çabalarına karşın onu düşünmekten alıkoyamıyor kendini Hicret. Ertesi günden başlayarak her zamankinden daha erken gitmeye başlıyor tarlaya. Ucunda, yola en yakın noktayı seçiyor, yol boyu uzanan bir şeritten ot topluyor, sürekli aynı yerleri çapalıyor. Giderek daha sık doğrulup yola bakıyor, onun yolunu gözlüyor. Onun da gelip geçmeleri günden güne sıklaşıyor. Her geçişte durduğu süreyi biraz daha uzatıyor. Gülümseme ve göz kırpmalara öpücük göndermeler, bir çiçeği öptükten sonra ona atmalar ekleniyor. Çiçekleri pembe tomurcuğunun dibinde günden güne irileşip yuvarlanan memelerinin arasına tıkıyor Hicret. Geceleri, çiçekleri alan ve doya doya koklayıp öptükten sonra yerine koyan kendi elleri yavuklusunun elleriymişçesine memelerine sürtünmelerinden ürpertici bir haz alıyor, onun ellerini uzatıp memelerini avuçladığını düşlüyor, yeniden bir ürpertiyle sarsılıyor genç bedeni, sıcak bir akıntı geçtiği yerleri dağlayarak iniyor bacaklarının arasına. Babası durumu anlayıp tarlaya çıkmasını yasakladığında bunca sevdalanmış mıydı, yoksa ilgisi yasaktan sonra mı kara sevdaya dönüştü, bilmiyor. Bildiği sevdasının günden güne daha bir kavurucu, daha bir dayanılmaz yoğunlukla bir ateş gibi canını sardığı, her an o delikanlıyı düşündüğü, özlemiyle tutuştuğuydu. Aynasından çıkıp evin penceresinden girerek duvarlarda gezinen yuvarlak ışık yansımalarında onu görüyor. Her duvarına vurduğunda o yuvarlak ışığı bir süre dudaklarının üzerinde tutmaya çalışıyor, ardından pencereye çıkıp etrafı kollayarak ışığın kaynağına doğru bir öpücük gönderiyor. Uykusuz geceler, olduğundan çok daha uzun geliyor. Onun karanlığı delen gözleri her an bakmasa gözlerine, içinin kısacık geçmelerinde sarılıp ekinlerin arasında yuvarlanmasalar, ya da el ele tutuşup yolun götürdüğü uzak diyarlara doğru yol almasalar gece bitmek bilmeyecek, sabah bir türlü gelmeyecek. Özleminin içini kavurup kül etme noktasında, dilenci kılığında yaşlıca bir kadın bir iyilik meleği gibi yetişiyor. Adının İbrahim olduğunu söylüyor, “yengesiyim” diyor. Yolun öte yanındaki köyde oturduklarını, yakında onu istemeye geleceklerini öğreniyor Hicret. Kenarlarını kendi elleriyle işlediği ve epey zamandır sol memesinin üzerinde sakladığı bir mendil yolluyor İbo’ya, elini çabuk tutmasını istiyor, babasının onu Osmaniye’de oturan bir akrabasına vermeye hazırlandığını ekliyor. Vermiyor babası Hicret’i İbo’suna. Çulsuzun, sığıntının teki, diyor, ağanın çoban köpeği, diyor. İbo’nun evlatlık olduğunu henüz bilmiyor Hicret, babasının sözlerine bir anlam veremiyor. Durmadan ağlar, yemez-içmez, uyku uyuyamaz oluyor. Beni kaçır diye haber salıyor İbo’ya. Anlaştıkları gibi, farları sönük traktörü yol kenarına çektikten sonra, aynasından yansıttığı ay ışığı demetini baklaların tepe yapraklarında dolaştırıyor İbo. Ürkek tavşan gibi fırlayıp traktöre biniyor Hicret. Traktörün arkasında ot dolu römork var bu kez. Gülümsüyor, sarılıp öpüyor İbo’yu. Çabucak uzaklaşıyorlar oradan. Biliyorlardı ki kaçtıkları anlaşıldığında jandarmayla birlikte köyün eli silah tutan tüm erkekleri peşlerine düşecek. Bir ağaç kümesinin olduğu yol kenarına yöneltiyor traktörü İbo, çalıları ezerek gür ağaçların arasında bir süre ilerledikten sonra duruyor. Hicret, çevik bir sıçrayışla römorka geçiyor, eliyle dur diye işaret ederek. Tumanını sıyırıp atıyor, otların üstüne sırt üstü yatıp dizlerini kırıyor. Gözlerini yumarak “gel sevdiğim” diye sesleniyor. Şalvarını, donunu çabucak çıkarıp yaklaşıyor İbo. Hicret’in gün ışığı görmemiş bacaklarını öpüyor. Omuzlarından yakalayıp yukarı çekiyor Hicret onu, yakalanmadan işlerini bitirmeleri gerektiğini anımsatıyor soluğunu tıkayan bir fısıltıyla. Birini kopararak göğüs düğmelerini açıyor Hicret’in. Sutyensiz dimdik duran 48diri memelerini avuçlayıp uçlarını dudaklarıyla ısırıyor. İnliyor Hicret, kendine doğru çekiyor İbo’yu. Üzerine abandığında ani bir acıyla kasılıyor vücudu. Sonra gevşeyip kendini erkeğine teslim ediyor. Gözleri kapalı, devinimlerini duyumsuyor, sıklaşarak hırıltıya dönüşen soluk alışverişini dinliyor. Mazot, ter, ot ve beden kokularının karışımıyla esrikleşiyor, erkeğinin hırıltılı bir inleyişle içine akışını, bedeni kasılıp sarsılarak ve ılık özsuları kopup kasıklarında dolaşarak karşılıyor. Üzerlerine tutulmuş projektörler ve gürültülerle uyanıyorlar. Giyinik ama birbirlerine sarılmış uyurken yakalıyor jandarma. Babası başta olmak üzere köyün tüm erkekleri orada. Gözlerini sımsıkı kapatarak İbo’nun eline tutunuyor ve römorktan iniyor. Annesine teslim ediyorlar onu. Babası ve İbo jandarmayla karakolda geçiriyorlar geceyi. Annesinin soran gözlerine bakamıyor Hicret, başını yerden kaldırmıyor. Anlıyor annesi “Allah sonumuzu hayretsin” diyerek onu yıkayıp yatırıyor. Olup bitenleri öğrenmiş olarak dönüyor babası. İşleyip gönderdiği mendil kanlı olarak çıkmış İbo’nun koynundan. Eve girmiyor, “hemen pılısını pırtısını toplasın defolup gitsin evimden, bir daha da gözüm görmesin” diyor, çekip gidiyor. Ağayla konuşmuş, alıp uzak bir köye yerleşmeleri koşuluyla Hicret’i İbo’ya vermeye razı gelmiş. Ana-kız ağlaşarak toparlıyorlar iki bohçaya çeyizini. Yol kenarında bir çuval ve küçük bir sandıkla onu bekleyen İbo’yla ilk dolmuşa biniyorlar. Uzaklaşırken el sallayan annesinin umarsız bakışı kazınıyor yüreğine. Oğlunun dokunuşuyla yıllar öncesinden kopup geldi. Bir, yola, bir “karnım aç” diyen oğluna baktı. Islak gözlerini kurulayarak eve girdi. Oğlanın karnını doyurduktan sonra birlikte avluya çıktılar. Yüzleri yola dönük yan yana oturdular. Gelenler senin gidenler benim diye araba saymaca oynamaya başladılar. Önce oğlan mı kucağına yaslanıp uyudu, yoksa o mu bir 49kamyonun peşine takılarak zaman tünelinde kaldığı yere döndü, ayırdında değildi. Yağmurlu havalarda ırgatların sığınması için yapılmış, iki küçük gözlü bu evde üç yıl geçirmişlerdi İbo’yla; yokluk yoksulluk içinde. Yine de mutluydu. O korku ve heyecan dolu ilk geceden hamile kalmış, bir oğlan doğurmuş mutluluğu katlanmıştı. Bulduğuyla yetiniyor, hiçbir şeyden yakınmıyordu. Tek derdi İbo’nun giderek artan suskunluğu, uç uca eklediği sigaralar ve dumanı üfleyerek değil oflayarak salışı. Yüzü iyice süzülmüş, avurtları çökmüş, burnu daha bir sivrilip uzamıştı sanki. Büyüyüp olgunlaşmak yerine, kurutulan sebzeler gibi suyunu yitirip buruşuyordu. Şafakla başlayarak tüm gün traktör sırtında tarla sürüyor, kanal açıyor, tohumlama, gübreleme, sulama gibi işerle uğraşıyor. Akşam yemeğinden sonra kahvede birkaç saat geçirdikten sonra vurup kafayı uyuyordu. Giyecek ve yiyecekleri sağlanıyordu ama para yok gibiydi. Paraya ne gereksinimleri var ki? diyen ağa bayramdan bayrama harçlık gönderiyordu. Bu da kahveciye birikmiş borcunu karşılayamıyordu bile. Hicret’in korktuğu, o günlerde geliyor başına; oğlan hastalanıyor. Ateşler ve karabasanlar içinde kıvranıyor. Yaşlı ebenin bitki özleri ve çiçek sularıyla ovmaları da Şıh efendinin okuyup üflemeleri ve muskaları da fayda etmiyor. Günden güne daha kötüleşiyor; gitti gidecek. Her şeyi göze alıyor, oğlanı sarıp sarmalıyor, haydi, diyor İbo’ya. Akşam karanlığında römorksuz traktörle çıkıyorlar yola. Doğru babasının evine gitmesini istiyor. Av tüfeğiyle karşılıyor babası. Annesinin bebeği görmesine bile izin vermiyor. “Defolun gidin” diye bağırıyor; “Anam avradım olsun ki acımam, vururum sizi de piçinizi de!” Yıkılmış olarak uzaklaşıyorlar. “Babana gidelim” diyor Hicret. “Benim anam babam yok” diye karşılık veriyor İbo. Hicret babasının sözlerini anımsıyor, pişmanlık duymuyor, o İbo’sunu seviyor. 50İlk karşılaştıkları yerde durduruyor traktörü İbo. Yol kenarındaki kanaldan doldurduğu bidondan su döküyor Hicret’in eline, oğlanın alev alev yanan vücudunu ıslatması için. O da molanın getireceği uğursuzluktan habersiz dualar mırıldanarak ovuyor bebeğinin yüzünü, el ve ayaklarını; hem yakarıyor hem onunla ağlıyor. Şehirlerarası yolda özellikle kamyonculara kadın pazarlayan kişiler türemişti o bölgede. Çoğu kasketli, köylü kılıklı adamlar. Ekinlerin arasında, sazlıkların arkasında saklanıyor, gelen kamyonlara ellerindeki su bidonunu göstererek işaret veriyorlardı. Şalvarlı, köylü kılıklı kadınların ekin içlerinde, kamyon kasalarında veya şoför kabinlerinde kamyoncularla birlikte olmalarına aracılık ediyorlardı. Yöredeki herkes gibi İbo da Hicret de bunu biliyor. Bir kamyon ışıklarını yakıp söndürerek geliyor, onlara yanaşıp duruyor. Sürücüsü kafasını camdan uzatıp “otuz çalışır hemşerim” diyor. Önce şaşkın sonra ağlamaklı gözlerle Hicret’e bakıyor İbo. Çaresiz bakan gözlerine, çökmüş omuzlarına, yutkunurken gidip gelen adem elmasının kocamanlığına takılıyor bakışı Hicret’in. Yüreği yırtılıyormuş gibi, sıcak kanı içine akıyormuş gibi bir acı dolanıyor içinde. Olur gibilerden kafasını sallayıp başını önüne eğiyor. Şoförden aldığı parayı şalvar cebine atan İbo, kucağında ateş topu oğlu, tarlaya arkasını dönüp yol kenarına çömeliyor. Şalvarını indiriyor Hicret, baklaların arasında otlara uzanıp gözlerini sımsıkı kapatıyor. Kocasının iki katı ağırlığındaki adamın altında sessiz, İbo’yla ilk sevişmesini kapalı gözlerinin önüne çağırıyor. Ter, mazot ve ot karışımı koku da düşünü besliyor. Kendinden geçmiş gibi bir süre zamandan kopuyor. Adamın “vay yavru sen de mi boşaldın?” diyerek doğruluşuyla kendine geliyor. Adam organını ve ellerini yıkadıktan sonra kalkıp pantolonunu çekiyor, “sana yine geleceğim” diyerek bir onluk atıyor üstüne, uzaklaşıp gidiyor. “Allah korusun” diyor, boşaldığını anımsayınca utanıyor, yine de içini çekiyor. “Oğlum için yaptım, kocamla yaptım aslında” diye geçiriyor, pek de rahat olamayan içinden. Kamyonun uzaklaşma sesinden sonra doğrulup şalvarını giyiyor. “Ateştopu”nu kucağına bıraktıktan sonra yüzüne bakmadan traktöre ilerleyen kocasına yetişiyor. Avucundaki buruşuk onluğu onun cebine tıkıveriyor. Doktorun verdiği ilaçlarla çocuğun iyileşmesi eski neşesini geri getirmiyor. İnceden bir sızı; can sıkıntısı gibi, pişmanlık gibi, tam olarak tanımlayamadığı bir sızı dolanıp duruyor içinde “o gün”den başlayarak. Buna İbo’nun giderek artan ilgisizliği, ters ve öfkeli davranışları ekleniyor. Bir gün sarhoş geliyor eve. Sonra alışkanlık yapıyor bunu. Bir gece hiç gelmiyor. Adana Genelevi’nde görüldüğü çalınıyor Hicret’in kulağına. Soracak oluyor; “sana hesap mı verecemlan?” diye bağırarak ilk kez tokatlıyor onu İbo. Bu ilk, son olmuyor. İbo ayaklı bir öfke küpü; her bahaneyle Hicreti tekme tokat dövüyor. Birinde “sana ve çocuğuna bakmak için eşekler gibi çalışıyorum, yine de yok” diye bağırıp çekip gidiyor, üç gün ortalıkta gözükmüyor. Kaçtığından endişelenen kahveci Hicret’e onu sorarken yılışık bir sırıtışla “birkaç kuruş borcu birikmişti de…” diye ekliyor. Hicret, borcun “birkaç kuruş” olmadığını da anlıyor, kahvecinin ne istediğini de. Hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyor İbo. Gece geç saatte yıkılasıya sarhoş geliyor eve. Uyumakta olan oğlanı kucağına alıp “haydi çalışmaya” diyor. “Çalışmaya mı, nereye?” diye soruyor Hicret, şaşkınlıkla. Bir umut çakımı geçiyor içinden; oralardan uzaklaşacaklar, Amik ovasına gidip pamukta çalışacaklar diye. Sırıtıyor İbo “Dükkân açtım sana.” diyor. Sırıtışı, kanlı bakışı, yamuk sesi ürpertici: “haydi dükkanına gidiyoruz, yola!” “Allah korusun” diye inliyor Hicret, daha laf ağzından çıkarken yediği tokatla yığılıyor yere. “Ne oldu sana, delirdin mi?” diyor. “Kalk ulan” diye bağırıyor, kaba etine bir tekme sallıyor, “bıktım lan senden de piçinden de” diyerek oğlanı kucağına atıyor. “Piçinle birlikte babanın evine bırakayım istersen” diyor. Eli bıçaklı kasabın peşinden giden kurbanlık koyun gibi ardına düşüyor Hicret. Ağlaması yalvarması boşa. İşi gündeliğe bindiriyor İbo. Artık tarlaya daha geç gidip daha erken dönüyor. Kahvede daha çok oturuyor, kumar oynuyor, filtreli sigara içiyor. Gece yarısına doğru içkili gelip yol kenarına çıkarıyor Hicret’i. Birçok şoförle yatıyor Hicret; ekinlerde, kamyon kasalarında, şoför koltukları üzerinde. Hepsinde de aynı çocuk oyununu oynuyor: bir burun kanatma oyunu. Bir otun sap kısmını burnuna sokuyor, “otum, otum akıt kan, fazlası zarar zaten” diyerek altına hafif hafif vuruyor. Oyuna nedense, dokunduğu yeri berbat kokutan bir böcek karışıyor. Çocukların birbirinin üstüne atıp kaçtığı “osuruk böceği”. Terli, pis kokulu adamlar üstünde şehvetten kudururken birkaç erkek çocuk, böcekleri hep cinsel organının üzerine atıp gülüyor. Her defasında burnu değil, yüreği kanıyor, kanı içine akarken, kokudan kusmamak için dişlerini sıkıyor. O yağmurlu günde “işe” çıkmak istemiyor, kolundan çekiştirip tartaklıyor İbo, “Naz mı yapıyorsun lan, orospu?” diyor. Şamar gibi kulağını sağırlaştırıyor lafları: “Anan kadar deneyimlisin artık. O da o yolun eski yolcusu değil mi sanki?” Giyinip ardına düşüyor. Yolu kolluyor Hicret. Bir çift güçlü ışık yaklaşıyor hızla. “Bu kamyon değil lan, çekil!” Kolundan çekiyor İbo, arkasına alıyor onu. Bir an “ya Allah” diyerek bir omuz vuruşuyla yola doğru fırlatmak geçiyor aklından iyice zayıflamış İbo’yu. Çökmüş avurtları, incelmiş yüzü ve altındaki mor halkaların derinleştirdiği çukuruna kaçmış fersiz gözleri kanatıyor içini. Kıyamıyor, koluyla itip yeniden öne geçiyor. Otomobilin geçip gitmesine birkaç metre kala “oğluma iyi bak İbo” diye bağırarak yola doğru atıyor kendini. Aynı anda kolunu kavrayan İbo’nun kemikli eli onu gerisin geriye yol kenarına fırlatıyor. Düştüğü yerden bir an, İbo’nun kurtulmak için hiçbir çaba göstermeden yol ortasına dikilişini, tok bir sesle havada uçuşunu, otomobilin ön camına çarpıp yeniden arabanın önüne düşüşünü, acı fren sesiyle lastiklerin altında sürüklenişini donuk bakışlarla izliyor. Otomobilden inen iyi giyimli insanların yanına yanaşıp “öldü mü?” diye soruyor. Adamların şaşkın “evet”ini, “hayır, İbom ölmedi” diye inleyerek yadsıyor. Birden hızlanıp sağanak halini alan yağmur İbo’nun asfalta yayılan kanını sürükleyip yol kenarından otların dibine boşaltırken ve İbo’nun parçalanmış suratına bakarak çömelmiş ağlayan Hicret’in gözyaşları kanlı yağmur sularına karışırken o kamyon yanaşıyor, açılan kapısından o şoför iniyor; Hicret’in ilk yattığı iri yarı adam. Kasketinin örttüğü başı ve gölgelediği yüzü ile İbo’ymuş gibi görünüyor Hicret’in kararmakta olan gözlerine. Son gördüğü İbo’lar iki oluyor; biri parçalanmış kafasıyla yerde kanlar içinde yatan, diğeri kasketi kafasında kamyondan inen… Birden bastıran sağanak yağmurun kucağındaki oğlanı zıplatmasıyla anılarından bir kez daha koptu. Fırlayıp oğlunu eve soktu, dönüp saçağın altına gerili ipten çamaşırları topladı. Yağmur dindiğinde oğlu dışarıda tavukları kovalarken, bakmaya daldığı pencereden o, kendini jandarma karakolunda, ardından cezaevinde görüyor bu kez. Jandarmaların arasında sürüklenen vücudu karakola, çıkan aklı İbo’nun peşinden hastaneye gidiyor, onun arkasında yittiği kapıya yapışıp kalıyor. O iyi giyimli adamların eline tutuşturdukları para tomarını alıyor, anlatımlarını onaylayıp imzalıyor düşteymiş gibi, “suçunu” itiraf ediyor: onu aracın önüne ben ittim, diyor. Ama ölmedi diye ısrar ediyor karakolda da mahkemede de. “İbo ölmedi, gözümle gördüm, kamyonuna bindi gitti, yine gelecek” diyor yeminler ederek. Mahkeme fuhşa zorlanmasını hafifletici neden sayıyor, kırk ay, yirmi üç gün yattıktan sonra kendisi de paraları da tükenmiş olarak çıkıyor hapisten afla; sudan çıkmış balık gibi. Ondan önce çıkan bir cezaevi arkadaşına sığınıyor. Arkadaşının onun gibi yoksul olduğunu, onda birkaç günden fazla kalamayacağını anlamakta gecikmiyor. Hapse girdiğinde kayınpederinin, oğlunu yanına almasına çok sevinmişti, çocuk ortada kalmadı diye. Oysa yattığı sürece bir kez olsun ziyaretine getirilmemişti çocuk; ziyaretine gelen de olmamıştı zaten. Yine de her şeyi göze alarak ve oğlunu verecekleri umuduna boş yere kapılarak kocasının köyüne gidiyor, “katil ve orospu” bağırışları, aşağılamalar ve sövgülerle kovuluyor. “İbo ölmedi ki, gelecek, birazdan gelecek, beni ve oğlumuzu alıp evimize götürecek” diye yüksek sesle konuşa konuşa yol kenarına iniyor. İbo’yu düşünüyor, atletli iri bir gövdenin üstünde kasketli kafası, ince yüzü ve hüzünlü kara gözleriyle çıkıp geliyor gözünün önüne. Onu beklemeye karar veriyor. Her şeyin başladığı tarlada, yolu kollayarak sabahlıyor. İbo’nun otomobilin altında kaldığı noktanın tam karşısında olmasına karşın o anı hiç anımsamıyor. Sabaha karşı, gözü açık düş görüyor; o kırmızı kabinli, kesik burunlu kamyon yol kenarına yanaşıp duruyor. “İbo geldi” diyor kendi kendine. “İbo” düğmelerini çözüp ona doğru işiyor kamyona sırtını verip. Toparlanıp binecekken fırlıyor yerinden Hicret. “Buradayım İbom, geliyorum” diye bağırıyor. Karşısındakinin yüzünde bir şaşkınlık, ardından bir gülümseme, “vay yavru, bunca zamandır neredesin?” diyor. “Seni bekliyordum İbom, şükür ki geldin” diyerek yaklaşıyor. Kamyonda yanına yerleşiyor, “İbo, erkeğim, ölmediğini biliyordum, oğlumuzu sonra gidip alacaksın, he mi İbo?” diyor sayıklar gibi, şaşkın suratında elini dolaştırıyor. Adam ses çıkarmıyor, gülümsemekle yetiniyor. Osmaniye’yi geçtikten bir süre sonra kamyon Antakya yönüne sapıyor. İki saat kadar yol alıyorlar. Ağaçsız pamuk tarlaları arasından dümdüz uzanan yolun kenarında, Antakya’ya yakın bu terkedilmiş evin önünde durduruyor kamyonu, “evimize geldik yavru” diyor. “Artık evimizden hiç ayrılmayalım İbo, erkeğim” diyor inerken, “git oğlumuzu da al getir.” İçeriye giriyorlar. “İbo”nun kamyondan alıp ot doldurduğu çuvalların üstünde, kaçtıkları ilk günkü gibi sevişiyorlar. Bir süre gövdeleri kenetli uyuyorlar. Kalktıklarında “İbo” giyiniyor, “ben oğlumuzu alıp hemen döneceğim” diyor. “Burada gözleyeceğim yolunuzu, tez gel, oğlumu da getir ha, İbo!” diye bağırıyor ardından. Kamyon, İskenderun-Adana yönüne dönüp uzaklaşıyor, git gide küçülerek gözlerinden yitiyor. “Tez gel, oğlumu da getir İbo” diye bağırır buldu kendini. “Gelecek, biliyorum ölmedi o. Ölmedin, değil mi İbo? Ama gel artık, büyük oğlumuzu da getir. Hem bir oğlumuz daha oldu İbo! Onu hiç görmedin, gel de onu da gör İbo” diye sayıklarken… Dibine tünediği pencereden bir kez daha baktı yola. İlk gençlik düşleri, aşkı, sevgisi, acısı, nefreti, kini, pişmanlığı, özlemi… dökülmüş, üzerinden traktörler, kamyonlar, otomobiller geçmiş. Ezilip asfalta karışmış yol olmuş uzayıp, uzaklaşıp gidiyorlar. Bir ucundan tutup bu yolu, ip gibi çekip toplamayı; oğlunu, âşık olduğu İbo’sunu, genç kızlığını, masum düşlerini, anne ve babasını hatta köyünü bu avluya getirmeyi; onlarla sarmaş dolaş olup içini kavuran özlem ateşini söndürmeyi; daha ötesi eriyip dağılıp onlarla bütünleşerek yok olmayı düşledi. Düşünü bir an önce gerçekleştirmeye gidiyormuş gibi dışarı fırladı, elleri belinde, kıyısında durdu yolun; çok uzaklara dikti ağlamaktan kızarıp şişmiş ve giderek daha az görür olmuş gözlerini.

Ankara 26.02.2004

 

 



ŞİİR: ONUR SAKARYA

Reyhan Yıldırım

Öykü: Hatice Günday Şahman

SÖYLEŞİ: MELTEM KOFOĞLU

ŞİİR: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU

ŞİİR: ÖZGE SÖNMEZ

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BEHÇET ÇELİK

Öykü: Mediha Ünver

Şiir: Arzu Demir

ÖYKÜ: Seyhan ASLAN HANOTTE

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: NİHAT ZİYALAN…

Söyleşi: Gül PARLAK

SÖYLEŞİ: GÜLSER KUT ARAT- MELİHA YILDIRIM

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: AHMET ÖZER…

160. Kilometre yayınevinden 10. yılında yeni bir şiir dizisi: Gulyabani.

Şiir: Levent KARATAŞ

Öykü: İlknur Güneylioğlu

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: ALİ BALKIZ…

ÖYKÜ: ALİ GÜNAY

ŞİİR: Münevver İzgi