DÜŞÜNCE - SANAT VE TOPLUM 26.08.2021 14:40:00 802 0
  • BIST 100

    1.433%0,21
  • DOLAR

    9,2158% -0,84
  • EURO

    10,7458% -0,74
  • GRAM ALTIN

    528,68% 0,01
  • Ç. ALTIN

    872,322% 0,01

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Trabzonspor 9 6 0 3 10 21
2.Hatayspor 9 6 2 1 11 19
3.Fenerbahçe 9 6 2 1 4 19
4.Beşiktaş 9 5 2 2 7 17
5.Fatih Karagümrük 9 5 2 2 4 17
6.Galatasaray 9 5 2 2 2 17
7.Alanyaspor 9 5 2 2 0 17
8.Altay 9 5 4 0 1 15
9.Konyaspor 9 3 1 5 3 14
10.Adana Demirspor 9 3 3 3 0 12
11.Kayserispor 9 3 4 2 -2 11
12.Gaziantep FK 9 3 4 2 -2 11
13.Sivasspor 9 2 3 4 2 10
14.Başakşehir FK 9 3 6 0 -1 9
15.Antalyaspor 9 2 4 3 -4 9
16.Yeni Malatyaspor 9 3 6 0 -7 9
17.Göztepe 9 2 5 2 -4 8
18.Giresunspor 9 2 5 2 -4 8
19.Kasımpaşa 9 1 5 3 -5 6
20.Çaykur Rizespor 9 0 8 1 -15 1
21.Denizlispor 40 6 24 10 -39 28
  • Çarşamba 26.9 ° / 16.4 ° Bulutlar
  • Perşembe 26.7 ° / 16.1 ° Açık hava
  • Cuma 27.9 ° / 16.7 ° Açık hava

ÖYKÜ: Seyhan ASLAN HANOTTE

ÇOCUK VE ÖLÜM

Damda bir çocuk, elinde kuş kapanıyla. Bahçedeki dutun gölgesinde bir ezgi. Damdaki çocuğun nenesinin mırıldandığı. Iri kehribar renkli taşların çevirdiği bahçedeki dutun gölgesinde bulgur ayıklıyor yaşlı kadın. Alışkın çocuk. Bir bulgur ambarına girmiş de çıkışı arar gibi ayıklar bulguru nenesi. Uyku tutmaz başına en hasından çardaklık yapan dut ağacının altında. Yerini bulmuş ağır bir taş gibi. Yanaklarının içine gömülmüş dudakları kıpır kıpır, kimsenin duymadığı, kendini avutan bir türkü tutturur bir de. Nenesinin mırıltıları sakin, huzurlu zerrecikler salar bahçeye. Hep mırıldasın nenesi.

“Bu ne kuşu abey?”

Başladı. Her dama çıktıklarında aynı şey. Bezmiş, omuzlarını düşürüp arkasına döndüğünde. Işte yine o. Sabırsız bakışlarını yüzünde gezdiren kardeşi. Bağdaş kurmuş, dizlerini sallayıp duruyor. Kıvırcık saçları birbirine dolanmış. Başının üstünde uçuşan minik sinekler, en çok da şöyle sağ kulağına doğru. Elinin tersiyle sinek dumanını kovalayıp abisine bir gülücük. Asıl soru başka tabii. Onu dilinin altında sakladığı yerde döndürüp durur. Bir cevap alsa patlatacak. Ikisi de biliyor. Abiyi bıktıran bir oyun. Hatta canından bezdiren.

Yok. Burada yok sayarsan yok. Var sayarsan da var. Bir şey duymadı o. Demek ki kardeşi yok.

Çocuk elindeki kuş kapanını yere bıraktı. Karşıya dikti gözlerini. Evlerinin tam karşıdaki gizli tanrısı dağa. Içinde yaşı kadar büyüttüğü bir saygıyla. Işaret ve başparmaklarını birleştirip gözlerine tuttu. Elleri şimdi dürbün ona. Dağ, çevresinde dolanan bulutlarla birlikte bir şeyin taklidini yapıyordu sanki. Dürbünü bulanık. Sildi tişörtünün ucuyla, önce sağ merceği sonra sol. Bakışlarını keskinleştirdi, biraz daha. Işte; ilkin kızıl ışıkların arasına inceden sızan dal dal bir ağaç, sonra dallar biraz toparlanınca açılmış bir el.

“Bu ne kuşu abey?”

Sinirli, bastıramadığı bir tahammülsüzlük yürüdü abinin boğazına. Tak diye gırtlağının tam orta yerine. Dağ, buluttan parmaklarını toplayıp sıkılmış yumruk oldu. Bir hadi dese...

Kardeşi zor bela bacaklarını bağdaştan kurtarıp abisinin burnunun dibine kadar seğirterek, “Abey!” dedi hafifçecik bu sefer.

Deyince böyle ince, masum, minicik sesiyle. Ama ne oldu? Talepsiz seslenince kardeşinin sesi cıvıl cıvıl.

İçinden pır pır eden, serçe misali bir çocuk işte. Bir duygu başka bir duyguya nasıl devriliyor böyle? Boğazında sıkışıp kalan şey yol bulup kurtuldu, içinde bir yumuşaklık. Bir kelime ile. Abey. Parmaklarını çözüp dürbünden kurtuldu. Küçüğün başı elinin altında minnacık. Ufacık canı. Bir sıkımlık. Dağa baktı tekrar. Etrafındaki bulutları inceden dağıtıp tekrar ağaç olmuş. Dalları esen yelle birlikte hafif hafif sallanıp durur. Çocuk kardeşinin başını okşadı. Damı bırakıp dağ-ağaca çıktı. Dalların arasında kayboldu bile, hışır hışır yeşil yaprakların içinde.

Küçük kardeş vazgeçmeyenlerden ama. Hem abisi de başını böyle okşayınca. Bir şeyler daha kıvamında artık.

Bu sefer biraz daha yüksek sesle.

“Bu ne kuşu abey?” Abisi yeniden damda buldu kendini. Canı ağzına gelmiş. Hay ağzına ettiği kıvırcığı!

Nenesi, soru ona sorulmuş gibi kafasını kaldırıp dama seslendi.

“Güvercin, Kurban olduğum güvercin.”

İki çocuk neneye, nene onlara baktı. Damda iki torununu öyle yan yana dikilmiş görünce yaşlı kadının geçmişten iki kız, iki de oğlan çocuğunun hayali çıkıp durdu gözünün önünde. Karşılarında da gençten kendisi, beline kadar siyah saçları, oya işi yemenili. Bacakları yamuk yumuk değil o zamanlar, at gibi, koca konağın tek gelini. Bir varmış bir yokmuş işte. Gülümsedi pamuk pamuk.

“Hah aferin Kuzularıma, böyle güzel güzel oynayın emi?”

Büyük çocuk yaşlı kadının hep berrak bir suyun dönüp durduğu, yatağını bulup da bir türlü akamadığı, rengi atmış gözlerine baktı. Sonra uzanıp nenesinin havada uçuşan K harfini usulca yakalayarak uçlarını kırmadan koydu cebine. Kalın siyah sürmeli koca gözleri, hep koyu renkteki giysileriyle kara bir küslük bu nenesi. Bulgur ayıklamadığı zaman dolanır durur avluda. Kızı, bu torunlarının annesi bilinmeze gittiğinden beri, içinde şefkatle okşadığı bir ölüyü taşır gibi. Yine de her seferinde üstüne basa basa söylediği K harfinin içine sıcacık bir şeyler sığdırıp yollar torunlarına.

“Bi rahat bırakmıyo ki nene ya. Kuşları korkutuyo bu kıvırcık salata!”

Nenesi söylenenleri duymak istemedi bu sefer. Dertleri onlara yeten bütün ihtiyarlar gibi. Kafasını indirip tepsideki bulgurları elinin tersiyle buluşturdu tekrar.

Küçük çocuk için abiyi çileden çıkarma oyununa devam. Gözlerini kırpıştırıp, başının üstündeki sinekleri iki eliyle savuşturdu önce bir. Hem onun da hakkı var. Mat etmeye kararlı cin gözleri, abisinin üstünde. Çok istemekten kıpır kıpır. Aslında hep işe yarar bu oyun ama büyükte bir haller bugün. Sadece bir kere olsa... Bu sefer iyiden iyiye bağıra bağıra.

“Bu ne kuşu abey?”

Kafeslerdeki güvercinler ürküp kanatlarını telaşla çırpınca bir anda toz, gürültü, karıştı ortalık.

“Aha da korkuttun taklacılarımı! Bi git be!”

Nene belini bir iki burkup silkelendi. Boşluğa yaslanarak dikilince küslükten çıkıp, uzayıp büyüdü. Alnı acıklı bir şeyden bahsediyormuş gibi dalga dalga. “Babanız gelsin görürsünüz, ah Agop sen de genç yaşta bu sabilerle...” Kendi kendine konuşur gibi söylenip tepsiyi alarak karaya büründü yine.

Çocuk karşıdaki dağa, üstündeki buluta baktı. Dağ ağaçlıktan çıkmıştı da şimdi ne olmuştu? Bir şeye benzetemeyince elini cebine sokup K’larını karıştırdı.

Kardeşi bir küçük canavar. Nenesinin tehdidinden destek alıp ağzından baklayı çıkarıverdi.

“Paçalıyı ne zaman tutacam abey?”

“...”

“Babama söylerim ben de.”

“Oğlum kanadı kırık bak ben bile tutmuyom.”

“Valla incitmem abey.”

“...”

“Babama söylerim ben de.”

“Tamam be eşek kafalı!”

Paçalı. Insan olacakken kuş olmuş. Akıllı, cana yakın. Abi yaralı kanadına dokunmamaya çalışarak aldı eline. Kıvırcık kardeşinin koca ela gözleri de geldi yanına kuruldu. Mutluluktan yüzü sevinçli, yanaklarında pembe bir sevimlilik. Kardeşini böyle görünce usanç duygusu gitti yerine başka bir şey geldi. Sıcak, sahiplenici bir şey. Kardeşi, yere oturup keyifle bağdaş kurdu yine. Emeline ulaşmış çocuk kıvancı çehresinde.

“Zıplama, rahat dur, aha aynı benim gibi tut tamam mı?”

Çocuk abartıyla başını salladı. Abi içi biraz rahat, kuşu onun küçücük ellerinin içine bıraktı. Ufaklık abisinin güveni üzerinde, bir an Paçalı’nın kafasını okşamak için sağlam kanadını tutan elini bıraktı. Kuş, kanadı açıkta kalınca bir çırpındı iki çırpındı.

Ve kaçtı.

Sonrası, nereden geldiği nereye gittiği meçhul sarman bir kedinin birden damda bitmesi, Paçalı’yı bir çene darbesiyle yakalaması, çırpınarak uzaklaşan kuş kanadı, dişleri arasında debelenen kuşla uzayan bir çizgi gibi damdan bahçeye atlayıp gözden kaybolan kedi...

Büyük çocuğun açık kalan ağzından Paçalı’nın tüyleri döküldü sanki.

“P-a-ç-a-l-ı...”

Paçalı yok oldu. Anası gibi. Ölüm. Ne arsız. Kimseye sormadan, haber vermeden, hazırlamadan. Demin elindeydi kuş. Nasıl ki? Uyuştu. Her şey donmuş bir resme döndü. Bir kâbusun içinde hapsedilmiş gibi. Kafesteki kuşların ötüşleri sağanak olmuş başından aşağıya dökülüyordu. Karnının tam ortasında bir yara. Görülmeyen. Hissedilen bir yara. Bakışlarında en kırmızısından hiddet.

 Kardeşi bir kıvırcık başın altında kocaman açılmış iki göz. Küçük küçük ağlıyordu. Sidikli canavar! Üstüne yürüyünce gördü. Başında, sineklerin uçuştuğu yerde saçlarına yapışmış kurumuş kan. Azıcık da olsa. Kan işte. Kim bilir ne yaptı da, oynarken. Ellerine doluştu öfkesi. Ona sallayamadığı yumruklarını sıkıp, dağa karşı baktı.

Bir tek ona fısıldadı çok gizli dileğini.

Nenesi, bahçede bulgur ambarında kaybolmuş, kafasında eski zaman uğultularıyla dünyadan kopuk, olan bitenden habersizdi. Kızının sesi geliyordu çeşme yakınlarından. Bu sabilerin anası, gitmişti ya, bir gece vakti canı çekile çekile ahirete. Bu duyduğu ses neydi? Hem insanın çocuğu ondan önce ölür müydü? “Saçma sapan işte!” diye fısıldadı rahmetli kızının kulağına. Içine oturup da bir daha hiç kalkmayan ağırlığın arasından, gözkapaklarını kaldırmadan ezbere söylendi.

“Aferin, öyle oynayın işte.”

Çocuk havada bir tane de olsa K harfi aradı, avuntu adına, yarasına şöyle kanatlarını savurup da ferahlatacak. Bulamadı. Taze yasının içine dertop olup kaldı.

O akşam. Ufaklık yemek yemeden uyuyakaldı. Gamsız oğlan işte. O ise yatağında bir sağa bir sola… Paçalı yaralı kanadını vicdan azabı gibi getirip yüzüne sürüyordu ha bire. Kırmızı yemenili bir ruhun huzurlu eli yanağını okşayınca geç saatlerde uykunun içine dalıverdi.

Sabah rüyasının orta yerine telaşlı bağrış çağrış sesleri. Nenesiyle babası odada dönüp duran birer pervane. Yatakta kardeşi. Yastığında küçük, koyu kırmızı bir leke. Kafası yana düşmüş, koca gözleri aralıklı kalmış iki durgun çizgi, solgun minik ayak tabanları kıpırtısız. Dağa fısıldadığı dileği geldi aklına.

Paçalı da onun yüzünden... Olmadı.

Osuruklunun tekiydi zaten pırt pırt diye burnumun dibinde... Olmadı.

Bir cıvıltılı ses yankılandı kafasının içinde; “Abey.” Başının etrafında dönen sivri uçlu pişmanlıklar toplanıp karnındaki oyuğun içine giriverdi. Gözünü kapadı.  Var sayarsan vardır yok sayarsan yoktur. Var olsun. Gözünü açtı. Yok. Kardeşi hâlâ kıpırtısız. Bu sefer gözlerini sıkı sıkı yumdu. Var olsun. Var işte var. Açtı. Yok. Nenesine baktı, kadının gözlerindeki berrak sular artık yolunu bulmuş, akıp duruyordu. Ağzındaki mırıltı değil, ağıt, yana yakıla.

“Torunum, AKKad’ım, AKKad’ım.”

O sabah bir sürü K harfi uçuştu havada. Çocuk bir eli karnında. Diğer eliyle hepsini usul usul topladı, paçalının boş kalan kafesine doldurup dama çıktı. Bulutların arkasına saklanmaya çalışan tanrısıyla baktılar birbirine. Iki suç ortağı. Kafesi açıp içindeki K’ların kanatlarını birer birer kırarak havaya savurdu.

Kimse bilmedi bir önceki gün, derede, taşların üstünde. Kardeşinin oynarken düşüp de kafasının üzerine…

*Yazarın yeni çıkan “Geçti Bitti Meyhanesi” adlı kitabından…



ÖYKÜ: SEMA CANBAKAN

Öykü: Gülşen ÖNCÜL

M. ŞEHMUS GÜZEL

Şiir: Salih Mercanoğlu

Şiir: Onur Sakarya

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BİLSEN BAŞARAN…

Öykü: Recep NAS

Şiir: Nevin KOÇOĞLU

İlknur Güneylioğlu

Şiir: Gürcan BANGER

ekitap.ayorum.com’dan YENİ bir ekitap!

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: LÜTFİYE AYDIN

ŞİİR: ONUR SAKARYA

Reyhan Yıldırım

Öykü: Hatice Günday Şahman

SÖYLEŞİ: MELTEM KOFOĞLU

ŞİİR: İLKNUR GÜNEYLİOĞLU

ŞİİR: ÖZGE SÖNMEZ

YAZARLARA VE ŞAİRLERE SORDUK: BEHÇET ÇELİK

Öykü: Mediha Ünver

Şiir: Arzu Demir