Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


   RASTLANTI 


     Bir arkadaşım güzel bir kutlama yazmış da sonunu “ …işleriniz rastgele”diye noktalamış.

     Çok teşekkür ediyorum.

     Benim takılmam dileğin içtenliğine değil, “ rastgele” sözcüğünedir. Dileğin yoğunluğunu

azaltıyor gibi gelir bana.

     Türkçe Sözlük şöyle tanımlıyor rastlantı sözcüğünü:

     “ Bilgiye, isteğe, her hangi bir kurala ya da belli bir nedene dayanmaksızın

oluveren karşılaşma”

     Görülüyor ki tamamen özgür bir oluşum.  Azıcık benden yana ağır basmasını ummak

yanlış mı yani?

    

                                                               ***

     Gerçi rastlantı olayını pek de rahat bırakmıyoruz:

     Rastlantı işimize yarıyorsa “ Şans” etiketini yapıştırıp alkış tutuyoruz.

     Rastlantı kötü çıkmışsa “ Şanssızlık” tır, ” Kör Talih” tir adı.

     Acaba rastlantının anlaşılmaz biçimde gerçekleşmesine de“ Mucize” mi diyoruz?

     Yani bir altyapı payımız olup olmadığını hiç düşünmeyiz.

     Şans konusu her açıldığında çocukluk anılarım düşer aklıma, gülümsetir beni. Keşke yaşam

hep öyle olsaydı…

 

                                                                              ***

     5- 6 yaşımda olduğum yıllardı.

     Ayak yalın, baş kabak, baldırı çıplak fink attığım yıllardı yani.

     Çok hareketli, biraz da hazır- cevap bir çocuktum. Hazır- cevaplık yalan kıvırmakta çok işime yarıyordu. O nedenle konuşkandım; küçüklerden çok, büyükler şakalaşırdı benimle.

     Halamın oğlu Durmuş Ali  ( Musacık Durmuş Ali) abimle, arkadaşı Emin Ahmet sanırım bana takılmaktan zevk alıyorlardı Bunlar avcılık hastasıydılar

     Daha doğrusu öyle olduklarını analarının çekişmesinden anlardım. Çünkü “ işe- güce bakmaz,

dağın hayvanlarını kovalar” diye çekişmeleri hiç bitmezdi.

     Ben de onlara lastik sapanla sizden iyi vururum diye gıcık verirdim. “ Bizim Avcılar” diye lakap takmıştım.

 

                                                                              ***

     Bir akşamüstü dağın eteğinde yayılan hayvanları sürüp gelmeye gidiyordum. “ Bizim Avcılar” la karşılaştım. Tüfeklerini sopa gibi omuzlarına atymışlar, yorgun- argın geliyorlardı. Elleri boştu.

Kaçabilecek pozisyona geçerek sataştım:

     _ Avcı Abiler, vurduklaeınızı şalvarın cebine mi koydunuz?

     _ Kolay mı vurması? Kolaysa sen vursana.

     _ Ben sizin kadar dolaşsam elimle tutarım be! Dedim, kovaladılar beni.

     İki tepenin arasındaki çalılıktan hayvanları sürerken, bir tavşan fırladı çalıdan yamaçtaki kaya

Kovuklarından birine girdi. Koştum peşinden. Kayanın altındaydı, elim yetişebiliyordu. Çıkardım,

Elimi ısırtmamak için başını ayaklarının arasına sıkıştırarak, hayvanları sürüp geldim.

     Avcı Abiler evin önünde birer taşın üstüne oturmuş sigara içiyorlardı. Halamgille evimiz yan yanaydı zaten.

     _ Buyrun Abiler, vakit dar olduğu için bir tane getirebildim.

     Onlar rastlantıyı filan bilmezlerdi. Birbirlerine bakıp:

     _ Arkadaş, bu çocuk erişkin, demişlerdi.  

 

                                                                              ***

     Hakkımdaki söylentiler benim büyümemden daha hızlı büyüyordu. Kimisi erişkin, kimisi şeytan

diyordu.

     Akova olayı zirveye çıkardı. Şöyle olmuştu:

     Akova göçebe Yörüklük dönemimizde Toroslardaki yaylamızdı. Dağların arasında oluşmuş on kilometre kare kadar genişlikte bir alüvyon ovasıydı. Çevresi ormanlıktı. Yani ormanların kökünü

kazıyamamıştık daha.

     Bir öküzümüz kaybolmuştu. Küçük ova semtindeki ormanda görüldüğüne dair bir söylenti çıkmış, ama bulamamıştık. O yörede küçücük bir su kaynağı varmış. Damla damla da olsa uzun sürede su

birikır hayvanlar sulanırmış. Bizim öküz de o yörede ise, bir gün mutlaka bu suya gelirmiş. Çünkü

çevrede başka su yokmuş.

     Bana Ailemizin verdiği görev: Gidip akşama kadar o suyu gözleyecekmişim. Annem daha güneş

doğmadan kaldırır, çökelekli ekmek azığımı bir peştemalla belime sarar yollardı beni. Yöre ıssızdı.

Korkuyordum. O yüzden bir ağacın çatalına çıkıp oturuyordum. Çok sürmez, uykum gelir düşerdim.

     O yıllarda sonbaharda “ Güz Yağmurları” olurdu. Öğleye kadar hava günlük- güneşlik olur, öğle

sonu ansızın şimşekli bir yağış başlardı.

     Gene öyle bir gündü. Ağaçtan indim, yola çıkmak üzereyken bir atlı geldi:

     _  Çocuk fırtına geliyor, yıldırım çarpar evinize git dedi, hızla uzaklaştı. Yağmur başlamıştı.

     Ayağım yalın, başım kabaktı. Annemin dokuduğu bezden bir donum, bir göyneğim vardı. Bir de

azık peştemali. Karanlık basmıştı. Hemen soyundum, giysilerimi peştemale sıkıca sarıp koltuğumun altına aldım ve koştum. İyi koşardım hani. Ova olduğu için taş yoktu, ama diken boldu. Ayaklarımın

yabancısı değildi ki dikenler…

     Evimizin yanında bir ahır yıkığı vardı. Oraya girdim, ayaklarımı temizleyip giyindim. Giysilerim hiç

ıslanmamıştı. Eve doğru yürüdüğüm anda bir şimşek çaktı, açığa çıkıverincde Annem “ Yavrııım!”

diyerek, beni kucaklamasıyla “ Uyh! Bu çocuk kupkuru” demesi bir oldu. Hepsi gelip bir yokladılar.

     Meğerse komşularla birlikte evin önünde beni merak ediyorlarmış. Az önce atlı bir adam gelmiş,

ona sormuşlar:

_  Ovanın alt ucunda bir çocuk gördüm, ama evleri oralarda sandım. Bilsem alır getirirdim, demiş.

     On dakika sonra da ben ortaya çıkmışım. Yağmur hâlâ gök yere indi dedikleri gibi yağıyor. Ben  

kupkuru çıkıyorum ortaya.

     Orda başladı fısıldaşmalar “ Daha önce de bir belirti var mıydı?”

     Yaşlı bir teyze vardı. Rahmetlinin adını unuttum da tanıklığını hiç unutamadım:

     _  Komşular, bu çocuk daha belekliyken ağlardı, anası namaza durunca susar, namaz bitince yeniden başlardı. Ekmek çarpsın ben bunu gözlerimle gördüm, demişti.

     Mekânları cennet olsun

 

 

          



YAZARLAR

  • Salı 22.1 ° / 14.7 ° kırık bulutlar
  • Çarşamba 19.9 ° / 9.1 ° Hafif yağmur
  • Perşembe 16.5 ° / 8.1 ° Açık hava
  • BIST 100

    1.810%0,07
  • DOLAR

    12,8229% 0,05
  • EURO

    14,5623% 0,65
  • GRAM ALTIN

    741,06% 0,82
  • Ç. ALTIN

    1222,749% 0,82