Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


UMUTLARIN PEŞİNDE


“hayvanlar konuşmaz”

derler ama inanmam ben.

ne yani

“kadının sırtından sopayı

                karnından sıpayı

                                eksik etmeyeceksin”

diyen beyinsiz yaratığı

                insan mı sanıyorsun sen?

                                               H. E.

                Kolay değildir; bir insanın doğup büyüdüğü memleketinden kalkıp dili, dini, gelenek ve görenekleri farklı bir ülkeye giderek orada başarılı olması. Var ama böyle örnekler. Öyle birinin bana çok ilginç gelen yaşam öyküsünden bir bölüm anlatayım. Size de ilginç gelecek mi, bakalım:

                1970’li yılların ikinci yarısı… Ankara’da yükseköğrenimini yapmakta olan 20’li yaşlarda bir delikanlı,  yaz tatili gelince düşünmeye başlar:

                “Okuma yazma bilmeyen, köyünden başka yere gitmeyenler bile cesaretle kalkıp gidiyorlar Almanya’ya. Ben niye gitmeyeyim? Kaldı ki, ben biraz Almanca da bilirim. Üç aylığına turist olarak gider, yaz boyunca çalışır, okul harçlığımı kazanarak aileme yük olmaktan kurtulurum.”

                Almanya’da lokantada çalışan bir tanıdığı, o lokantanın Almanca bilen garsonlara ihtiyacı olduğunu söyleyince, bu fırsat kaçmaz; deyip verir kararını. Tanıdıklarından 500 mark borç alır. Uçakla önce Münih’e, oradan trenle Stuttgart’a gidip verilen adresi bulur. Ertesi gün, garson kıyafetini giyip işe başlar.            

                Günde 15 saat çalışır; ayda 650 mark kazanır. Sigortası yok, haftada bir gün izin...

                Orman içinde, geniş bahçeli, büyük bir lokanta…  Yemek servisi yap, boşları topla, masaları sil, peçeteleri kapla, bardakları yıkayıp kurula… Her işi çok hızlı yapmak gerekir.

                Kitaplarda okuduğu “patron”un ve “emek sömürüsü”nün ne demek olduğunu burada çalıştığı üç ay içinde öyle güzel öğrenir ki, bir daha unutmaz hiç.

                Okul harçlığı kazanınca yurda dönmektir niyeti ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Çünkü aldığı borcu ödedikten sonra, elinde fazla bir şey kalmamıştır. Lokantadan ayrılınca Türkiye İşçi Derneği’ne gider. Görevliler, dernek salonunun arkasındaki küçük odada kalabileceğini söyler. Burada yatar, salonu temizler, gelenlerle ilgilenir, hafta sonları seminerler hazırlar.

                Turist olduğu için çalışma izni yoktur. Türkiye’den alıp getirdiği öğrenci kimliği ile Stuttgart Üniversitesi’nce verilen bir “Almanca kursu”na yazılır. Oturma izni alabilmesi için ev adresi istenir. Üniversitede tanıştığı bir Alman arkadaşı, evlerinde kaldığıyla ilgili belgeyi imzalayınca, üç aylık oturma izni alır.

                “Hazıra dağlar dayanmaz.” dendiği gibi, lokantadan kazandığı para bitiverir. Durmadan iş arar ama sürekli oturma izni olmayan birine kim iş verir ki? İnşaatlarda bulduğu bir iki günlük geçici işlere bile koşarak gider. Soğuk bir kış günü, kent pazarında bir Türk manavın yanında işe başlar. Ama çevrede sivil polisler, kaçak işçi avındadır. Yakaladıklarını gözaltına alıp ertesi gün memleketlerine postalamaktadırlar. O gün 20 mark kazanır ama yakalanmaktan korktuğu için, gözden uzak bir iş arar.

                Büyük bir mağazanın temizlikçi aradığını öğrenince oraya koşar. İki kişi ile bir buçuk saat içinde yarım futbol sahası büyüklüğündeki bir katı süpürüp paspaslamaktır; yeni işi. Çok yorulur ama şikâyet etmez.

                Üç hafta sonunda, polisin turist çalıştırmanın yasak olduğunu bildirmesi üzerine mağaza, çalıştığı günlerin ücreti olan 210 mark ödeyip işine son verir. Bu para, oldukça rahatlatır onu. O akşam, ilk kez dernekteki arkadaşlarına çay, kahve ve tost ısmarlar.

                Bu aradan yararlanıp bir süredir gidemediği Almanca kursuna devam eder. Türk öğrencilerle dostluğunu ilerletip Stuttgart Türk Öğrenci Derneği’nin kurucuları arasında yer alıp sekreterlik görevini üstlenir.

                Bir arkadaşının yardımıyla Uluslararası Öğrenci Yurdu’nda boş bir yatak bulup oraya taşınır. Bedava değil, ayda 75 mark kira, 25 mark da sigorta ücretiyle toplam 100 mark…

                İyi de bu değirmenin suyu nerden gelecek?

                Yoğun bir kar yağmaya başlar o sıra. Kenti kardan temizlemekle görevli bir firmada işe girer. Sabahın dördünde firma minibüsü yurttan alır bizim delikanlıyı kentin kenar mahallelerine götürür. Önce sokaklardaki karları kürüyüp temizler.  Sonra sokak kenarlarındaki sandıklardan aldığı tuzu kaldırımlara serper. İki saat çalıştıktan sonra, sokaklar hareketlenmeye başlayınca işi biter; hakkı olan 10 markı alıp kaldığı yurda döner. Ve ilk kez kendi kazandığı para ile palto ve ayakkabı alır.

                Bahara doğru kar yağışı bitince, iş de biter. Ve tabii para da… Yine iş aradığı bir gün, bir dağıtım firmasının günde 20 marka el ilanı dağıtmak istediğini öğrenmesin mi? Kaçırılır mı hiç?

                Her sabah erkenden, yine bir minibüsle 70 – 80 kilometre uzaktaki köy ve kasabalara gidilir. İçi reklam ilanı dolu el arabaları ile cadde ve sokak boyunca yürünüp ilanlar evlerin posta kutularına atılır. Öğleyin mola verilir, 20 mark ücret ödenir. 5 markla karnını doyurur, 15 mark da cepte kalır.

                Almanca kursuna devam ediyor göründüğü için, oturma izni üç ayda bir uzatılır. “Bu ülkede başarılı olmak için, iyi Almanca bilmek şarttı ama ben geçim derdindeydim. Ülkemde sağ sol çatışmalarının en yoğun olduğu günlerdi. Bu yüzden dönmek istemiyordum.” diye anlatır.

                Aylardan haziran… Mercedes fabrikasının, yaz dolayısıyla izne ayrılacak işçiler yerine üniversite öğrencilerini üç aylığına işe alacağını duyunca, dünyalar onun olur. Hemen o sabah, şafak vakti kalkıp yola düşer. Stuttgart garı önünde bekleyen servis otobüsüne biner. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra fabrikaya varılır. Başka yerlerden gelen otobüslerden inen yüzlerce işçi ile birlikte girer fabrikaya.

                Üç vardiyalı bu fabrikada binlerce işçi çalışır ve çoğu da Türk’tür. Ustabaşı, bizim delikanlıya işini gösterir. Akar banttan gelen, ilk boyası atılan arabaların sol kaportasındaki boya kırıntılarını zımparalayıp ıslak bezle silmektir görevi. Ancak arabalar hiç durmadan arka arkaya geldiği için çok zordur yetişmek.

                Bir işçinin, bir saniye bile kaybetmeden son sürat çalışarak yapabileceği bir iştir bu. Acemilik de olunca, yetiştirmek için var gücüyle çırpınır, kan ter içinde kalır.

                Günde sekiz saat, sürekli koşturmaca… Dört gözle beklediği paydos zili çalınca, bitip tükendiğini hisseder. “Kitaplarda okumak başka, bizzat yaşamak başka imiş, işçilerin dramını… Artı değer, sömürü, emek böyle bir şeymiş demek!” diye düşünür.

                Çok zor gelir bu iş ama sıkar dişini. Üç ayda 4500 mark kazanır. Tüm borçlarını ödedikten sonra 500 mark da cebinde kalır.

                Yaşam öyküsünden bir kesit sunduğum bu arkadaş, Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu mezunu, Almanya’nın Herten kentinde 36 yıl öğretmenlik yapan, yayınlanmış 12 kitabı bulunan 1954 Nallıhan doğumlu Bahattin Gemici… (*)

                Keşke O da Kemaliyeli Yazar Esat Yavuztürk gibi bu ilginç anıları romanlaştırsa!..

                                                                                                                             Hüseyin Erkan

                                                                                                              huseyinerkan.antalya@gmail.com

------------------------------------------------------------------------------------

(*) Umutların Peşinde: Bahattin Gemici, Ürün Yayınları, Mayıs 2021, Ankara

İletişim: urunyayinlari@gmail.com, BGemici@aol.com

               



YAZARLAR

  • Salı 22.1 ° / 14.7 ° kırık bulutlar
  • Çarşamba 19.9 ° / 9.1 ° Hafif yağmur
  • Perşembe 16.5 ° / 8.1 ° Açık hava
  • BIST 100

    1.810%0,07
  • DOLAR

    12,8229% 0,05
  • EURO

    14,5623% 0,65
  • GRAM ALTIN

    741,06% 0,82
  • Ç. ALTIN

    1222,749% 0,82