Akşamdan yazımı yazmış, düzeltmelerini yapmış, kontrolünü ve gazeteye göndermeyi sabaha bırakmıştım. Allahtan göndermemişim, çünkü kederin hiç bitmediği ülkemizde, terörün parçaladığı bedenlerin, zihinlerin, ruhların yanında anlamsız kalacaktı.
Sabahın çok erken bir saatinde çalakalem yeniden oturduğumda bilgisayarın başına, kalakaldım, ne yazacaktım ki yine acıdan başka? O kadar öfkeli ve üzgündüm ki, yanlış ifade etmekten çekiniyor, yazıp, yazıp siliyordum kelimelerimi.
Düşündüm ki bir kez daha;
“Bu kaçıncı? Yeter artık” dediğimiz Ankara´yı seçmeleri stratejiktir. Çünkü, Türkiye´yi hedef haline getirenler, ülkenin kalbine, devletin kurumlarına, sivillere ayırt etmeksizin terör eylemi gerçekleştiren adı önemli olmayan odaklar, belli sebeplerle, taa 1915´ten beri yapamadıklarının hıncını yaşıyorlar. Nerden geleceği belli olmayan tehlikenin tam ortasında olduğumuzu hissettirecek bir korku salmak istiyorlar. Bir çaresizlik duygusu, yılgınlık yaşatmayı amaçlıyorlar.
Evet, doğru, Ortadoğu cehenneminin tam da içindeyiz artık. Bu yaşananlar o coğrafyanın bölünüyor olmasıyla doğrudan ilişkili. İçerde ve dışarıda ülkenin sonunu hazırlamaya yönelik atılan hain adımlar var. Oldukça zor bir dönemeçteyiz. Çocuklarımız geleceklerini göremiyorlar. Onları okula yolcu ettiğimizde pencere önlerinde endişeyle bekliyoruz. Kalabalıktan uzak durmalarını öğütlüyoruz. Giden her bir canla her defasında bizlerin de kalbi yanıyor. Sevdiklerimizin sesini duyduğumuzda rahatlamaktan utanç duyuyoruz. Türkiye´nin geleceğine sessiz kalanlara, kuru laf edenlere kahrediyoruz.
Kendimizi bildiğimizden beri sürekli bir çatışmanın ortasında olan insanlar haline gelmenin bıkkınlığını yaşıyoruz. Ortak bir akla, aynı bayrağın altında huzur içinde yaşamaya olan özlemimiz gün geçtikçe büyüyor. “Dünyayı alıp avucuna bir gün Tanrım, yeniden bir şekil ver” demiş ya Arif Nihat Asya, dua edip duruyoruz.
Ama bu böyle sürüp gitmez, gitmemeli. Biz değil miyiz daha iki gün önce “İstiklal Marşı´mızın” yazıldığı günün yıldönümünü anan, birkaç gün sonra da “Çanakkale Geçilmez” diyen atalarımıza rahmet okuyacak bir nesil?
Alışacak mıyız?
Yıllar önce “Ankara´nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak” diye mırıldanarak Ankara´ya yerleştiğimde, ilk, başkentte olduğumun güvenini hissetmiştim. Çankaya´daki evimin balkonundan Atakule´ye baktığımda gülümsemiştim. Bir ülkenin sembolü Anıtkabir´i ziyaret ettiğimde huzur duymuştum. Çocuğumu kucağıma alıp, Aslanlı Yol´da yürüdüğümde gururlanmıştım. Atatürk Bulvarı´nı adımladığımda omuzlarım dikleşmişti. Çankaya Köşkü´nün önünde Ata´yı anlatırken kızıma hem geçmişi hem de geleceği koklamıştım. Kızılay´da güler yüzlü, kibar Ankaralıları gördüğümde sırtım pekleşmişti. Olgunlar´da, Konur sokakta kitap karıştıranlarla, aydın insanların arasında olduğumu düşünüp, mutlu olmuştum.
Ben Ankara´da “cumhuriyetin” kollarında hissetmiştim kendimi. “Ankara, Ankara güzel Ankara, seni görmek ister her düşen dara” diyerek de ayrılmıştım.
Bu duygularımı kaybedemem. Çünkü bilirim ki, ne gidecek başka bir yerim ne de hukukun, demokrasinin, insan hayatının önemli olduğunun yaşatılmasından başka seçeneğim var.
Ankara demek Türkiye demek. Bu ülkenin geleceğine yol olan, birleştirici güç; Atatürk demek. Bugün, hala daha “senden yardım ister her bahtı kara” cümlesi bu kadar anlamlı geliyorsa her birimize, “biz varsak bu ülke var, yaşıyorsak, yaşatacağız” demek.