

29 Ekim 1923 Türkiyesi´ne bir bakalım…
Yedi düvele karşı amansız savaşlardan yeni çıkılmış. Her taraf harabe, her taraf yangın yeri. Yoksulluk, tariflere sığmayacak kadar ağır bir yük olmuş. Toplam nüfus 13 milyon. Bunun 11 milyonu 40 bin köyde yaşıyor. Erkeklerin pek çoğunda kurşun,şarapnel, süngü yarası var. Bir kısmı ayağından, kolundan mahrum.
38 bin köyde okul yok. Yüz erkekten 7´si, bin kadından ise yalnız 4´ü okuyup yazabiliyor. Yüz çocuktan sadece 25´i okula gidebiliyor. Okul dediğimiz de pek okula benzemiyor zaten. 4894 ilk okul, 72 orta ve meslek okulu ile 23 lise var topu topu. Eğitim Eski Türkçe. Fena halde ezbere dayanıyor. Örneğin çocuk bir sayfa yazıyı rahatça okuyabiliyor ama içinden bir kelimeyi gösterip sorduğunuzda şaşırıyor. Liselerin tamamındaki kız öğrenci sayısı 230. Yani, günümüzde 4 sınıf mevcudu kadar. 100 öğretmenden 35 kadarı öğretmenlik eğitimi görmemiş.
Üniversite eğitimi veren tek bir okul var: Dar-ül Fünun; Fakülte sayısı 9.
Hastalık kol geziyor. Trahom denilen bela mı bela bulaşıcı bir göz hastalığı öyle bir yayılmış ki, trahomlu sayısı 3 milyonu yakalamış. Her köyde, her mahallede “Hafız” diye çağrılan görme özürlüler var. Veremin girmediği sokak yok. Genç demiyor, yaşlı demiyor, her sonbaharda yüzlerce, binlerce vatandaşı toprağa gömüyor. Sıtma zaten sıradanlaşmış. İki milyon sıtmalı var. Ayrıca bir milyon da frengiye yakalanmış hasta. Tifoyu, tifüsü saymıyoruz
Bebek ölümü çok yüksek. Denilebilir ki 2 bebekten biri yaşamıyor.
Pek net istatistik olmamakla beraber ortalama ömür 45 yılın altında.
İnsan sağlığı böyle…
Pekiii, sağlık personelinin durumu nedir?
Bütün ülkede hekim sayısı 337 (YAZI İLE: ÜÇ YÜZ OTUZ YEDİ). Diş doktoru yok. Ağız sağlığı berberlere ve bazı yerlerde nalbantlara emanet. Tedavi, çürüyen dişin pense ile çekilmesi. Hemşire olarak yetişmiş sağlıkçı sayısı sadece 4.
52´si gayrimüslim 60 Eczacı var. 40 bin köydeki ebe sayısı ise 136.
Hayvanlarda da çeşitli hastalıklar var. Atadan-öteden görme geleneksel ilaçlarla tedavi ediliyor. Ancak sığır vebası 5 bin köyü kasıp-kavuruyor.
Limanlar, madenler ve demiryolları yabancılara ait.
Toplam sermayenin sadece yüzde 15´i Türklerin. Yani, ülke ekonomisi yabancılara teslim edilmiş.
Memlekette 5 tane devlet fabrikası var: Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri ile Yıldız Porselen.
Elektrik sadece İstanbul, İzmir, Tarsus ve Saimbeyli´de var. İstanbul, Ankara İzmir Adana ve Bursa´da özel otomobil var; toplam sayısı 490.
Hicri Takvim, Rumi Takvim Miladi takvimler kullanılıyor.
Hicri Takvim Hazreti Muhammed´in Mekke´den Medine´ye göç ettiği 622 yılını esas alır.
Rumi Takvim, güneş yılını esas alır ve 1800´lü yılların başında resmi işlerde kullanılmak üzere yürürlük kazanmış.
Ancak yurtdışı ile iş yapan bir çok tacir de Miladi takvimi kullanmak zorunda kalıyor.
Takvimdeki çoklu ayak saatte de var.
Bazıları güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyor ve buna gurubi (güneşin batması) saat diyor, bazıları da güneş´in en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyor ve buna zevali (gölge) saat deniliyordu.
Bu kadar mı?
Ne gezer…
Bir de Ezani Saat var. Bu da güneş´in tamamen battığı anı 12:00 kabul etmiş.
Kısacası, “Bugün hangi gün?” sorusuna da, “Saat kaç?” sorusuna da 3´er ayrı cevap alınabilirdi. Aynı zaman diliminde yaşayanlar farklı aylardan bahsedebiliyordu.
Tiyatro gayrimüslimlere aitti. Resim ve heykel ise insanın kendini Allah´ın yerine koyması gibi büyük günah sayıldığından yasaktı. Spor bilinmiyordu.
Ağırlık ölçülerimiz dirhem, okka ve çeki, uzunluk ölçülerimiz ise arşın, kulaç, fersah´tı. Hiçbiri dünyaya ayak uyduramıyordu.
İbrahim Müteferrika´dan itibaren 150 yılda basılan kitap sayısı sadece 417 ile sınırlıydı. Bunların çoğunu gayri müslimlere ait matbaalar basmıştı. Aynı dönem içinde Avrupalılar ise 2,5 milyon kitap çıkarmış, bunlardan 5 milyar satmıştı.
İşte, 29 Ekim 1923 Türkiye´si bu…
Para yok, pul yok, bilgi yok, eğitilmiş insan neredeyse hiç yok. Hastalık ve cehalet ise olağanüstü yoğun.

YÜKSEK MUCİZELER DÖNEMİ
Yoksulluğun, bilgisizliğin ve bir miktar da yobazların pençeleri altındaydı Türkiye. Yattığı yerde doğrulamayacağı düşünülürken, Ulu Önder Atatürk ayağa kaldırmak, yürütüp-koşturmak gibi sonuçları hedeflemişti. “Muhtaç olduğu kudret, milletin asil kanında” vardı. Öncelikle 5 temel reform progamı hazırladı ve bunlaı peş peşe uygulamaya başladı:
SİYASİ YENİLİKLER:
Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
Cumhuriyet´in ilanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)
TOPLUMSAL YENİLİKLER:
Şapka ve Kıyafet Değişikliği Yasasının Kabulü (25 Kasım 1925)
Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Uluslar arası saat, takvim ve uzunluk ölçülerinin kabulü (1925-1931)
Kadınlara erkeklere verilen hakların eşit olarak verilmesi (1926-1934)
Soyadı Yasasının Kabulü (21 Haziran 1934)
Lakap ve ünvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
HUKUKTA REFORM:
Mecellenin kaldırılması; Türk medeni kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi(1924 – 1937)
EĞİTİM VE KÜLTÜRDE YENİLİKLER
Öğretimin Birleştirilmesi (Tevhid-i tedrisat) – (3 Mart 1924)
Yeni Türk Alfabesinin kabulü (1 kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumunun Kurulması (1931-1932)
Üniversite Öğretiminin Düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler
EKONOMİK REFORMLAR
Aşarın (Üründen onda bir vergi) kaldırılması, Çiftçinin özendirilmesi, örnek çiftliklerin kurulması, sanayi özendirme Yasasının Çıkarılması ve sanayi tesislerinin kurulması, I. Ve II. Kalkınma Planlarının Uygulamaya konulması(1933 – 1937)
Yurdun yeni yollarla donatılması.
Bunlardan Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin Birleştirilmesi) konusunu biraz açalım. Bu Kanun, aslında büyük bir kültür hamlesini başlatan son derece önemli bir adım oldu.
Her şeyden önce, 19´ncu yüzyıl sonlarından beri varlığını sürdüren medrese ve okul şeklindeki eğitim ikiliğine son verdi. Böylece eğitim ve öğretimde birlik sağlanırken ulusal ve laik karakter kazandırıldı.
3 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu´nun kabulü ile birlikte medrese eğitimine de son verilmiş oldu.

Atatürk Dönemi´nin sayısız mucizelerinden biri de eğitim çağında ve eğitim çağı dışında olan tüm yurttaşların çağdaş uygarlıktan yararlandırılması idi. Halkevleri bu amaçla kurulmuş ve yıllar yılı çok başarılı hizmetler vermişti. Adana Halkevi´nin açılış haberini Yeni Adana 24 Şubat 1933 günü böyle vermişti.

Kurulduğu günden itibaren Adana Halkına yoğun hizmetler veren Halkevi´nde özellikle orta ve daha yukarı yaştaki yurttaşlar büyük ilgi gösteriyorsık sık yapılan aydınlatıcı toplantılarda salon hıncahınç doluyordu. Bunun dışında yayınlara da önem verilmişti.Uzun yıllar düzenli olarak yayınlanan Görüşler ve Çukurova dergileri,eğitim, edebiyat ve kültür alanında ciddi bir kazanım olmuştu. Bir de 22 sayı olarak yayınlanan Akgünler Gazetesi vardı. 25 haziran 1934 tarihli Yeni Adana Akgünler´le ilgili haberi böyle vermiş, ancak ilk yayın 5 Ocak 1935´te yapılabilmişti.

Savaşlardan perişan halde çıkmış Anadolu köylerinde hastalık ve yoksulluk dışında cehaletin de olumsuz etkileri hayli fazlaydı. Köylerde savaşlara kurban edildiği için sağlam genç erkek sayısı pek azdı. Ulu Önder Atatürk, bu koşulları göz ardı ederek inanılmazı başardı ve kısa sürede peşpeşe uygulanan reformlarla Cumhuriyet´e gerçek bir mucize sayılabilecek güç verdi.