Daha önce Siptilli sohbeti yapmıştık (Yeni Adana 26 Haziran 2015). Tekrar okumak isterseniz gazetemizin internet sayfasına girerek erişebilirsiniz. Anımsatalım; şimdiki Kocavezir İş Merkezi´nin bulunduğu alandaki sebze pazarımızın adıydı Siptilli. Caddeye bakan yüzü boydan boya dükkanlarla kaplıydı. Aralarında aktarlar, bakkallar da vardı ama çocukluğumun ilk yıllarına döndüğümde, üretim sanayi ile buluşuyorum.
Kunduracılar vardı, örneğin…
Üstünde çiviler, İngiliz ipliği, masat, falçata, çekiç, kerpeten ve birkaç sıkım balmumu olan alçak, küçük bir masa etrafında harıl harıl 4 kişi çalışırdı her zaman. İç astarın kalıba çakılması, yüzün oturtulup yan yana ve yarıya kadar çakılan çivilerle kalıba oturtulması, hindiden koparılmış yarı sert, yarı esnek bir tüye sarılan mumlanmış iplikle iki taraftan dikilmesi hep ilgimi çekmiştir. Diyebilirim ki; bugün o malzemeler ve alet-edavatı versinler, kesinlikle bir çift kundurayı yapar, teslim ederim. Birileri giyebilir ya da giyemez, ayrı, kişiseldir, ben karışamam o kadarına…
Leblebici vardı, örneğin…
Topraktan yapılmış iki katlı yuvarlak ocak. İki katı bir sac levha ayırmış. Alt katında odun yanıyor. Üst kat, yaklaşık 25 santim derinliğinde ve bir yanında cezve ağzına benzeyen çıkış oluğu var. Dış çapı 50 santim kadar. Usta, şişman biri. “Ocağın karşısına oturmuş” desem tutmayacak. Yayılmış… Çakıl denmeyecek kadar küçük, kum denmeyecek kadar iri malzemeyi boşalttı ocağa.Kızgın sacın üstünde, alt tarafı yarım daire şeklinde kesilmiş enli tahta parçasıyla bir süre karıştırdıktan sonra nohut ilave etti ve durmaksızın karıştırmayı sürdürdü. Kızgın iri kum-minik çakıl ısısı ile nohutlar iyice beyazlaşınca acele acele tamamını kalbura boşalttı. Leğene yönelip eleyince, iri kumun tamamı döküldü. Kalburda kalan temiz beyaz nohutları tenceredeki tuzlu suya aktardı ve beklemeksizin süzgeçten geçirip yarıya kadar dolu leblebi çuvalına boşalttı. Hemen ardından aynı işlemleri tekrarlamaya başladı. Kesinlikle diyebilirim ki, o zamanın beyaz leblebisi gibi leblebiyi yıllardır yiyemiyorum.
Nalinci vardı, örneğin…
Türkçe ses uyumuna aykırıdır “Nalin”. Doğrusu “Nalın” olabilir. Bocalamak istemeyenler için sosyetik bir adı var: takunya…Merak edip bakmıştım; Rumlardan kalma sözcükmüş. Alafranga yani. Adanacası nalin´di ve bazılarının dilinde de lalin´leşmişti.
Dükkan sahibi orta yaşları geride bırakmış, zayıf biriydi. Hızarda kabaca biçimlendirilmiş tahta parçalarını alıyor, keserle biçimlendiriyordu. Birkaç darbeyle o tahta parçası nalin oluveriyordu. İki parça bittiğinde yan yana tutarak uyum kontrolü yapıyor, gerektiğinde ufak müdahalelerle çifti tamamlıyordu. Eskiden deri kuşak çakılırmış. Sonraları, motorlu taşıt araçlarının eskimiş lastiklerinden üretilen kayışlar kullanılmaya başlamış. Çocukluğumda, hemen her evde birkaç çift nalın olurdu mutlaka. Camilerde, hamamlarda ise yüzlercesini görürdük. Ne var ki, o kadar çok nalin arasında uyumlu çift bulunamazdı. Biri yüksek, diğeri alçak, ikisi de sağ veya sol olabilirdi. Bazen de elinize geçen çiftin bir teki büyük ve bol, diğeri küçük ve dar olduğunu fark ederdiniz…
Üretimi hayli fazlaydı. Ne zaman ki plastik terlikler çıktı, tüketimi hızla azalmaya başladı. Bizim nalıncı emmi de dükkanı kapadı zaten.
En son nalıncıyı Mardin´de, bundan 8 yıl kadar önce görmüştüm. Elindeki bir çift nalınla, şey, nalinle; affedersiniz takunya ile verdiği pozu yukarıya aldım.