Sonraki yıllarda da, giderek azalsa da ara-sıra görüyorduk; şimdilerde, uzun saçlı erkek çocuk değil ama, yaşlı-başlı insan sayısı çoğaldı. Anlatmak istediklerim çok daha farklı. Bunların saçına asla makas değmez, yedi yaşına bastığı gün mevlid-i şerif okunduktan sonra kesilirdi ancak.
Uzun saçlılara erkek çocuklara “adaklı” denilirdi. Ne anlama geldiğini ne bilelim; adaklı işte. Sokağımızda iki tane vardı. Yaşar ve Ali… Hem hısım hem yakın komşumuz ve oyun arkadaşım olan Ali´den öğrendim; adaklı olma kararını ana-baba vermiş. Nedenini defalarca sordum ve hep aynı cevabı aldım, “Öyle işte!..”
Bir gün denk getirdim, babasına sordum:
- Salih Amca!
- Ne var?
- Ali´yi niye adaklı yaptınız?
- Hastalandıydı güççüğken.
- Eee?..
- Öleceedi. Çapıt gibi kaldı elimizde işte. İnne furundu, heeç fayda etmedi. Hocaya okuttuk, muska daktık, olmadı. Baktık oğlan gidecek, adak adadık ölmesin deyi. Annadın mı?
- Adak ne?
- Adak işte, goyun, geçi…
Kafam iyice karışmıştı. Ali ise benden daha meraklanmış, neden ve nasıl adaklı olduğunu bari bu kez olsun anlamak istiyordu. Uğraştık, didindik, bize göre cevap alamadık. Daha sonra halamın kızlarından öğrendim. Erkek çocuk hastalanıp da bir süre iyileşmezse, şifa versin diye anne-baba Allah´a yakarışta bulunur, “Oğluma iyileşsin, 7 yaşına kadar saçını kestirmeyeceğiz” derlermiş. İyileşince de, çocuğun saçı kesilmez, kızlarınki gibi uzamasına izin verilirmiş…
Yedi yaşına gireceği gün yakındı. Annesi Ali´yi bir güzel temizledi. Saçlarını özenle taradı. Belinden aşağı, her biri kurdeleli iki-belik sarkıttı. En güzel elbiseyi de giydirince Salih amcayı uyandırdı:
- Salih!.. Tamam, götüreceksen hazır çocuk!..
- Hani, bakiiym; n´olmuşun lan böyle, derken Salih Amcanın yüzünde gülücükler vardı.
Kurtuluş Caddesinin Kuruköprü tarafında, tanınmış stüdyo olan Foto Sabah´a gittiler. Vitrinindeki otuza kırk bir fotoğrafı, önünden her geçişte dakikalarca seyrederdim. Taşköprü´de, korkuluğuna sırtını vermiş, üstü-başı dökülen biri. Elindeki somundan bir lokmayı henüz kopardığı yanağındaki şişlikten belli. Karşısında da elini sadaka için uzatmış bir dilenciye şaşkınlıkla bakıyor; “tam da sadaka verecek adamı buldun” der gibiydi o bakış.
Ali´nin uzun saçlı son fotoğrafı çekildi. Bir gün sonra mıydı, iki gün sonra mı, Hızır Aleyhisselam´ın Makamı diye anılan yatıra gittik hep beraber. Meyve bahçeleri içinde, ben diyeyim 30 metre, siz deyin 40 metre çapında gölgesi olan devasa bir melengiç ağacı. Bir yanda beyaz badanalı, basık tavanlı türbe. İçinde; yeşil örtülü, üstünde al bayrağımız, Kur´an-ı Kerim ve birkaç tespih duran kocaman bir sanduka.
Önce keçi kurban edildi. Kanından bir noktacık Ali´nin alnına sürdüler. Dağıtma ve pişirme işlemi yapılırken, Erkekler ve yaşlı kadınlar bir araya geldiler. Kur´anı Kerim ve Mevlid-i Şerif okundu, gül suyu serpildi, akide şekeri dağıtıldı. Yemekten sonrası piknik havası içinde geçti. Ali´nin saçı o gün mü kesildi, yoksa ertesi gün mü, anımsamıyorum. Her gün, taranırken ağlayan Ali´nin uzun saçlarına öyle alışmışım ki, bizim gibi, makineden geçmiş halini çok yadırgadığım. Alışabilmek için uzun bir zaman geçmesi gerekmişti.