Uzaktan dinleyenler, iki kişinin yumruk yumruğa kapışmak üzere olduğuna inanırdı. Bağırıp çağırıyorlar, arada galiz küfürler savuruyorlardı. Yanlarına yaklaşınca, Egzoscu Rifat Usta ile Lastik Tamircisi Özcan Abinin tavla oynamakta olduğunu görecekledi. Ben o zaman Lisedeyim. İngilizcem fena değil. Rifat Usta, yarım saate kadar gelecek Amerikalıyla anlaştrmamı istediği için oradaydım.
Tek kapıya üst üste iki kez gele atan Özcan Abi zarın sülalesinden başlayıp meşrebine kadar saydırırken yüzümün kızardığından eminim. Rifat Usta da ciharlı atamadığı için altta kalmııyor, sıraladıkça sıralıyordu. Şamata, konu-komşu esnafı da toplamıştı. Hep birlikte 10 kişiden az değildik.
Bir ara Berber Nuri “Hüsün lan hele!..” diye bağırıp Özgür Camiinin minaresini işaret etti. Sala veriliyordu ve müzezzin sözlerini ikinci kez tekarlıyordu. O patırtı-gürültü, hırlaşma-şamata, küfür-kahkaha bir anda kesildi. Oto Boyacısı Sadık Usta vefat etmişti ve Cenazesi ikindi namazını müteakip Asri Mezarlık´ta defnedilecekti. Donup kaldılar. Biri “Vay Sadık vay, lan çok gençti be!” diyerek sessizliği bozdu. Ardından diğerleri de açıldı. Rahmetlinin ne kadar düzgün, ne kadar efendi, ne kadar vefalı olduğunu anlatırken adeta yarışıyorlardı. Hepsi çok üzgündü. İçlerinden birkaçının gözlerinden yaş dalıyordu. İki dakika içinde hazırlandılar. En yaşlıları, “Nereye gidecik, mezere mi, evine mi?” diye sorunca herkes birbirine baktı. Sonunda Mezarlıkta karar kıldılar.
İki arabaya ıkış tıkış yerleşmeye çalışıyorlardı ki yüksek perdeden kahkaha yankılandı. Dönüp baktılar, Rahmetli Sadık Usta ellerini dizlerine vurarak katıla katıla gülüyordu. Hemen anladılar; salayı kendi verdirmişti. Bitişikteki çay ocağına gizlenerek tepkileri dinlediği de anlaşıldı sonradan. Birkaç saniye önce erdemlerinden bahsedenler bu kez olmadık küfürlerle üstüne yürüdüler. Bodiçle (Kalaylı bakır sürahi), şişeyle, helkeyle (Kova) adamakıllı ıslattılar.
Sadık Usta ocaktayken çay demletmiş. Herkese çay dağıtıldığında sanki hiçbir şey olmamış gibi tavlaya dönüldü ama arada sırada kahkahalar patlatılıyordu yine.
O yıllarda “Zort” yaygındı. Bilmeyen olabilir, kısaca anlatayım. Baş parmakla işaret parmağı, aralarında açıklık kalacak şekilde birleştirilp dudağa yaklaştırılır. Dudak kapalıyken kuvvetle üflendiğinde, bir tür borazan sesi çıkar ki, bu işleme “Zort çekmek” denir. Bazılarının zortu ünlüydü. Tek nefeste uzun uzun sürdürebildikleri gibi, Neva, Uşşak, ve Mahur makamında iccra edebilirlerdi..
Zort, en çok esnaftan birinin her hangi nedenle övünürken abartıya kaçtığı anda patlatılırdı. Bir de, ayakkabı, ceket, gömlek gibi yeni eşyasıyla caka satanların hakkı olurdu. Bazen de, horozların birbirini kışkırtması gibi, zort, zortu çekerdi. Peşpeşe gelen zortlarla, yeni eşya sahibi de mutlu olurdu. Çünkü cakası geniş tabana yayılmış olurdu.
Bir ara moda oldu; zortun arkasına iki üç kişi birden “Yorrrüüü!” diye bağırır, diğer ki üç kişi de aynı salisede başlayarak, çok yüksek sesle, “Asfaltaaan!” diyerek tamamlardı. Asfalttan yürümek, prestij sayılıyordu. Atatürk Caddesi, Adana´nın ilk ve tek asfalt yoluydu. Ata´ya saygı dolayısıyla, bu caddede yürüyenlerin üstü başı tertipli olurdu. İşte yürünmesi önerilen asfalt, bu caddeydi. Zaten adı da Asfalt Cadde olmuştu. Kartpostallarda bile böyle anılıyordu.
Esnaf şakaları bazen çok ağır olsa da sonu daima kahkaha ve gazos yahut çay ısmarlayarak bağlanırdı. Sırası geldiğinde konuyu sürdüreceğiz.