En evvelinden yazmalıyım ki başlıktaki “Pazar” alışveriş yaptığımız Pazar değil, Cumartesi ile Pazartesi arasındaki gündür.
Çocukluk yıllarımda belki de en mutlu olduğum günler ekim-dikim, budama, kazma, filiz kırma gibi işler için bağımıza gittiğimiz Pazar günleriydi. Babaannem, annem, amcalarım, yengem, ben ve kardeşim at arabasıyla, babam da sıcak ekmekleri heybesine doldurduğu bisikletiyle gelirdik bağa.
Bağ dediğiniz, benim için Cennet!.. Yaprakları yeni yeni kıpırdaşan ağaçlar, üstüne çiğ düşmüş hafif kokulu, üst üstte ve fıskiye gibi fışkıran rengarenk çiçekler, önceki haftalarda ekilip on beş yirmi santim yükselmiş darı (Mısır), bakla ve patates sıraları ile şehirde göremediğim kuşların verdiği mutluluğun sınırı yoktu. Çoğu zaman yere konarak nafaka arayan leyleklerin zarafeti ve büyüklüğü karşısında büyülenmiş gibi olurdum.
Bunlar bir yana, asla unutmayacağım ve hasretini çektiğim bağ sofralarında iştahım açılır, içimi huzur ve mutluluk doldururdu. Savan ve kilimler üstüne, geniş sofra bezi çevresine konulan minderlere bağdaş kurarak otururduk. Favori iki yemeğim vardı. Önce, obrukta (toroslarda yaz-kış karı olan doğal kuyular) olgunlaştırılmış tulum peynirini taze ekmeğin arasına yerleştirip üstüne de iki yeşil soğan yaprağı yatırarak iştahla yerdim. Üstüne de, Şekerci Sabri Andaç imalatı tahin helvasını, yine ekmek arası eritirdim. Bu anlar, babam için çok önemliydi. Zira iştahsız, et yemeyen biriydim ve babam zayıflığımdan utanırdı. Rahmetliye göre, görenler “Babası besleyemiyor” diyeceklerdi. Bu nedenle de doktor doktor dolaştığımızı anımsarım. En son gittiğimiz Doktor Haas (Adana´ya yerleşmiş Amerikalı misyoner) beni çelik gibi ve sağlıklı bulduğunu, şişmanlığın hiç de iyi olmadığını söylemişti de, yemeklerde azar işitmekten kurtulmuştum.
Doktor Haas´ın dediklerine rağmen babam hala beni çok zayıf ve utandırıcı bulduğundan pikniğe yahut bağa gitmeyi programlar, bana da müjdeyi verirdi. Hafta boyu açık ve güneşli giden hava cumartesi ikindi vakti bozar, gece yarısı başlayan yağmur ertesi gün akşama kadar sürdükten sonra gıcık verir gibi pazartesi sabahı güneş açardı. İki üç hafta sonra havalar düzeldiği için yine program yapardık ama aynı yağmur belası tekrar bastırırdı. Babamın işi gereği Pazar tek gezi günümüzdü. Mart başından tutun, Mayıs sonuna kadar ancak iki veya üç kez gidebilirdik bağa ya da pikniğe… Çünkü diğer pazarlar esaslı yağışla gelirdi. Çocukken bağa gitmek ne kadar mutlu ediyorsa, yağmurlu pazarlar da o kadar ıstırap verirdi.
Nisanda bağlarımız çok daha neşeli olurdu. Ağaçlar yeşil mantolarını giymiş; patates, erik, badem ve bakla yetişmiş olurdu. Patatesin topraktan çıkarılışını da zevkle ve merakla izlerdim.
Bağımızda tulumba vardı. Biz yokken hırsızlara yar olmaması için sökülüp “Çardak” dediğimiz iki katlı ahşap evimize taşınırdı. Gittiğimizde de tekrar takılır, kullanmaya hazır olduğunda borusuna, evden testiyle getirilen su dökülürken kol çalıştırılırdı. Tulumba ilk başta öksürür gibi sesler çıkarır, bir-iki dakika sonra da gürül gürül akardı. Bağımız, şimdiki Barkal Durağının güneyinde, yaklaşık 150 metre içerideydi. Tulumba, ben doğmadan önce çakılmış. Daha evvel kullanılan kuyu hala duruyordu ve yazın sepetle sarkıtılan karpuzun soğutulması için hala yararlanılıyordu.
Yazları, Adana Karası üzüm, darı kebabı ve yeşilinden, karasından, beyazından incirle kızaran yanaklarım babamı sevindirirdi. Bağdayken, ara sıra duyduğumuz vınlama sesi dakikalar sonra artar ve nihayet bir otobüs veya kamyon geçerdi. Diyebilirim ki o yıllarda saatte en fazla üç veya dört vasıta geçer, araç gürültüsü olmadığı için de sesleri kilometrelerce uzaktan duyulurdu. Masal gibi günlerdi o günler…