Bir önceki yazıda Ocak Ayı ile ilgili kısacık bilgi ve yakın tarihimizin Ocak olaylarına ilişkin anılara yer vermiştim. Elimde, 1950-2014 yılları arasında kayda alınmış meteorolojik veriler var.
Ocak ayı ile ilgili bazı rakamları paylaşmak istedim.
En soğuk Ocak gününü, -8.1 (Sıfırın altında 8 dereceden biraz daha fazla) ile 20 Ekim 1964´te yaşadık. O yıl narenciye ağaçları adeta kavrulmuş, bir çok yeni bahçenin fidanları yenilenmek zorunda kalmıştı.
Her yokuşun bir inişi, her gecenin bir sabahı olduğu gibi, en soğuk Ocak´ın bir de en sıcak günü olmalı değil mi? Buyurunuz o zaman, en sıcak Ocak gününde; 5 Ocak 1971 günü, 26,5 dereceyi ölçmüşler. 26,5 derece bu; 64 yıllık Nisan ortalamasından bile yüksek. Yazlık gömlekle gezilebilecek bir sıcaklık yani.
Sıra geldi ortalamalara…
Ocak ayı ortalama sıcaklığı 9,6 santigrad derece… Bu sıcaklık ülkemizin ve Avrupa´nın bir çok yerinde, görülse görülse, ilkbahar ortalarında görülür.
Ortalama en yüksek sıcaklık olarak 15 dereceyi, en düşük sıcaklık olarak da 5,5 dereceyi hesaplamışlar.
Ortalama güneşlenme süresi de gün başına 4 saat 24 dakika olarak veriliyor.
Ya yağışlar?..
Onu da sunalım; 1950 – 2014 yılları arasındaki ortalama yağışlı gün sayısı 10.4; yani 10 gün 9 saat 36 dakika… Yani, her üç günden biri yağışlı. Yanıltmış olmamak için ufak bir açıklamaya gerek var… Bir gün 24 saat olarak değerlendirilmiş; yani bazı günler, söz gelimi 3 saat, bazı günler 10 saat, bazen iki gün yağış düştüğüne göre üç-dört gün bir tarafa, hemen hemen her gün az veya çok rahmet düşmüştür. Yine ortalama hesabıyla, Ocak ayı toplam yağış miktarı da metrekareye 109,9 kilo. Aralık ayına ait 128,7 kilogramdan sonraki en yüksek miktar. Yıllık ortalama toplam yağış 654,6 kilogram olduğuna göre, Ocak ayında gökten inen suyumuzun yaklaşık yüzde 17´sini sağlamışız.
Çocukluğumdan aklımda; Adana´mızın yıllık yağış ortalaması 700-710 kilogram olarak verilirdi. Demek ki, bu arada kesip yok ettiğimiz ya da keçilere kurban ettiğimiz ağaçlardan dolayı aktif orman alanlarımız adam akıllı daralmış.
Ocak, kışın ortasıdır bizde…
Doğup delikanlı yaşa kadar geldiğimiz eski evin 50 santim kalınlığındaki dış duvarları insan beli yüksekliğine kadar taştan, yukarısı da kerpiçten yapılmıştı. Kışın ılık, yazın serin olurdu. Aslına bakarsanız, Adana için en ideal sayılmalı bu inşaat tarzı. Çağdaşlaşma hevesimize kapılıp bu evi yıkarak beton-kargir yeniden yaptırmıştık. Bahçemiz yok olduğu için çok üzülmüştüm.
Eski evimizde soba kullanmazdık; sabahın köründe ve ikindi vakti annem maltızda kömür yakardı. Mavi alevi geçen kömürün artık zehirlemeyeceğine inanılmıştı; mavi alev bitince maltızdaki közler mangala dökülürdü. Mangal, evimizi sıcak tutmaya yeterli oluyordu. İyi tarafı, kestane pişirmek için en mükemmel araçtı. Bir köşesinde de ıhlamur demlediğimiz küçük mavi, emaye kaplı çaydanlık dururdu çoğu kez. Meşe kömürü, saatlerce dayanan çok iyi bir ısı kaynağı idi.
Yemeklerimiz yine daha çok maltızda, kömür ateşinde pişerdi. Rahmetli anneme göre özellikle mahluta mutlaka kömürde pişmeliydi. Mahlutayı bilemediniz mi? Söyleyelim; bildiğiniz mercimek çorbasının pirinçlisi… Zaten sözcüğün karşılığı “Karıştırılmış, karışım” demek. Çok güzel olurdu mahluta, çok… Öfff!.. Öyle bir canım çekti ki şimdi…