1990 olabilir; Sovyetler Birliği´nde Perestroyka sürecinin son ayları… Her şey karaborsa. Kıtlık kasıp kavuruyor. ilk Türk-Sovyet Ortak Şirketi Internav´ın kuruluş anlaşması için gittiğimiz Taşkent´ten dönüyoruz. Ben ve Adanalı Şirket ortaklarından Mahmut Bey…
Sırderya Hakimi (yargıç değil, vali ve belediye başkanı yetkilerini elinde bulunduran atanmış yönetici) başta olmak üzere kocaman bir üst düzeydekiler kafilesi bizi VIP Salonundan yolcu etti. İlk durak, Tiflis ve sonra Batum olacak. Tiflis uçağına binerken dikkatimizi çekti; istisnasız her yolcunun elinde hasırdan kalınca örgülü ve kapalı sepet şeklindeki muhafazada kavun var. Sonraki gezilerimizde fark ettik ki, dünyanın en büyük, en lezzetli ve en dayanıklı kavunu Özbekistan´ın Fergana kavunu. Ufağı 15 kilo falan çekiyor...
Yabancı olmanın verdiği imtiyazla en öndeyiz. Havalandıktan 10 dakika kadar sonra hosteslerden biri gelip önümüzdeki panelden aşağı doğru metal tezgah indirdi. Bir diğer hostesin getirdiği üstü savan örtülü leğenden hamur bezeleri alıp resmen börek pişirmeye başladılar. İndirilen tezgah elektrikli sacmış. Hiç lezzeti yoktu ama, hatır için yedik.
Tiflis´e iner inmez seğirtip Batum bileti için harekete geçtik ama, gelişteki karşılaştığımız olayları aynen yeniden yaşamaya başladık. Yer yok ve ne zaman olacağı belli değil, Uçaklar yakıt bulursa yola çıkabiliyor. Bir-iki saatlik mücadele ve edindiğimiz deneyim sonunda uçakla yerine başka araçla devam kararına vardık. Becerebildiğim kadarıyla soruşturdum ve sonunda bir taksici ile pazarlığa tutuştuk. Geleceğimiz yol topu-topu 7-8 saatlik bir mesafe. Birkaç yerde, “Üç kuruş için haramilerin yol kestiği” Taşkent´te birkaç kez vurgulandı ise de başka çaremiz yok. Şoför, yarım saat içinde hazırlanıp yola çıkabileceğimizi söyleyince aritmetiği hatırlayıp sordum:
“Kaç para?” Adam ruble hesabı öyle bir rakam söyledi ki, bin doları aşkın. “Olmaz!..” dedim, “Sana dolar vere...”
“ceğiz” kısmını söyleyemedim. Hemen ürküp kasıldı ve elini ağzına götürüp “Sus” işaretini öyle bir çaktı ki, dilimiz tutuldu. Adamcağız, irinin irisi haline gelmiş gözlerini hızla ve her tarafa gezdirdikten sonra yavaş konuşmamızı işaret ederek parmaklarıyla beşyüz dolara fit olacağını ifade etti.
Karşı cevabım 50 oldu. 450´ye düştü, ben yine 50 dedim. 400 dedi, 350, 300 dedi ama 50´ye mıhlanmışım, bir santim çıkmıyorum. Şoför pazarlığı bırakıp çekildi ve birkaç dakika sonra tekrar gelip 250 dedi. O gün inadım öyle bir tutmuş ki, 50´den yukarı rakam tanımıyorum. Tabii ki boş yere değil. Dolar hesabında, uzman doktor bile 30 kağıdı alamıyor. 50 yeşil kağıt iyi para aslında.
Sonunda razı oldu ve atladık taksiye. Bozuk yollardan, bakımsız köylerden, izbe mola yerlerinden geçerek bir kente geldik. Şoför bir kapı önünde durup tokmağı birkaç kez vurdu. İçeriden kasap oğlu kasap denilebilecek irilikte, atletli biri çıktı. Bir süre konuştular. Kasap oğlu kasap kayboldu. Bizimki kapı önünde. Sorumuza karşılık alamıyoruz ya, iyice işkillendik fakat kent büyük bir kent, o kadar olumsuz duygular yok içimizde. Sonunda anladık ki bizim aracın yedekteki dahil benzini bitmiş ve bizi bir başka taksiye satmış.
Tekrar düştük yola. Batum´a 200 kilometre kala aynı şeyi yaşadık bir daha. Bu kez ince uzun ve yaşlı bir şoföre satıldık. Yani 50 dolar, üç taksiye yetti ve herhalde asıl parsayı birinci şoför vurdu.
Kim derdi ki taksiden taksiye satılacağız ve üstelik arada el değiştiren para bizim cebimizden çıkmış olacak...