Yıl, 1983 yahut 1984. Mevsim kış… “Bakanlar üstü” diye ünlenmiş Profesör Ekrem Pakdemirli refakatindeyim. Merhum Pakdemirli Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı… Uçağımız karlı piste rahat iniş yaptı. Kıyaslarsanız buzun ılık sayılabileceği haşin soğukla uçağın kapısında tanıştık. Terminale dar attık kendimizi…
Daha önce Macaristan ve Çekoslavakya´da bulunduğum için komünizm hakkında yüzeysel de olsa bilgim var ama Sovyetler Birliği´nin ayrı, apayrı, ağır havası ile ilk kez karşılaşıyorum. O kadar dış geziden sonra yine ilk kez pasaport polisi huzurunda ciddi tedirginlik duygusu sardı. Adamın suratında zerrece ifade yok. Gözlerimin içine uzuuun uzun bakıp dururken ben rahatsızlıktan dolayı ha bire kırpıyorum. Polis ise oturan ölü sanki; göz kırpmıyor, nefes bile almıyor gibi.
Neden sonra fotoğrafıma baktı yine dakikalarca. Tekrar bana, yine fotoğrafa… Ardından pasaport sayfalarını tek tek çevirdi, çeşitli ülke damgalarını inceledi. Fotoğrafımın arkasını görmeye çalıştı ve bana saatler gibi gelen uzun dakikalardan sonra vize belgemle pasaportu damgalayıp verdi…
Bir kasabalık nüfusun rahatça sığabileceği COSMOS Oteline yerleştik. Deneyimli yol arkadaşlarımdan biri mutlaka astragan kalpak almamızı, aksi takdirde soğuktan çok rahatsız olacağımızı söylemişti. Kalpak, Sum denilen mağazalarda 3-4 dolar karşılığı Ruble ile satılırken oteldeki mağaza 50 Dolar etiket koymuş. Enayi değiliz ya, valizi bırakıp çıktım. Otelle taksi durağı arasında 50 metre kadar mesafe var. Daha beş-altı metre yürümüştüm ki, beynimin donmak üzere olduğunu hissettim. Ani kararla geri dönüp elli helal doları ödeyerek aldım kalpağı.
Akşam yemeğini otelin birkaç lokantasından birinde yiyebileceğimiz söylenmişti. Hepsini dolaştım; kemiğe yapışmış deriden ibaret tavuk ve o zamana kadar görmediğim maş diye bir pilav… Aldım, fakat yiyemedim.
Nereli olduğunu bilmediğim, İngilizce konuşan birinin önerisiyle Discoya indim. Karaborsadan sağladığım çok ucuz rublelerle giriş yaptığımda, bir tabak siyah havyar, iki dilim ekmek ve bir bardak şampanya ile küçük bir dilim tereyağ verdiler. O akşam üç kez giriş bileti alıp karnımı doyurdum. Ne yaparsınız, yokluk nedeniyle havyar-şampanya ile idare ediyoruz.
Bazı arkadaşlar rastgele kapısını çalarak karşılaşacağı kadınla, kocası evde de olsa oatak odasına geçip ileri samimiyet kurabileceklerini sanıyorlardı. Öyle olmadığını çabuk gördüler ve şaşırdılar. Aileler de çocuklarını devlete emanet ediyorlardı ama, bize söylendiği gibi değil, sadece mesai saati içinde kreş yahut okulda idi çocuklar ve akşam evlerine dönüyordu.
Sonradan birkaç kez daha gittim. Erkekler, ellerine geçtiğinde içkiye doymuyordu. İçkileri de votka…. İçki yasaklandığı zaman hemen her evde şekerden votka yapmaya başladılar. Irkdaşlarımız da “ark” dedikleri bu içkiyi bol bol üretiyor, bol bol tüketiyordu.
İçkinin su gibi aktığı bir mecliste yanımda oturan mühendis kadın (KGB Görevlisi olduğunu neden sonra öğrendim) biz batlılara çok acıdığını söyledi. Çünkü bizler, “patronların emrinde çalışıyor, karın tokluğuna kölelik yapıyorduk”. Halbuki Sovyetler Birliği´nde herkes çalışıyor, imkanlar herkes tarafından paylaşılıyordu. Yani, adalet vardı ona göre… Aslında, ne bizdeki palavralar, ne de Sovyet halkına söylenenler doğru değildi. Abartılmış palavralar gerçek sanılmıştı, o kadar…
Rus Büyükelçisi´nin katledilmesine hem üzüldüm, hem endişe duydum. Bu kadarını söyleyebiliyorum. Aklımdakileri yazamıyorum; ne oluuur, ne olmaz… Anladınız zaten, değil mi?