Bizden önce daha çokmuş… Çocukluuğumuzda, sayıları hayli azalan tandırlardan biri de halamların avlusundaydı. Sadece eş-dost değil, uzaktan hısımlar, komşular hatta baŞka mahalleden aileler de gelip kullanabilirdi. Hani “Hayrat” dedikleri çeşmeler var ya, halamların tandırı da tıpkı çeşme gibi hayrattan sayılabilirdi.
Yarısı yer altında, bir metre kadar yuvarlak çukurdu. Kubbeli üst yarısı ise birbuçuk metre kadar yükseklikteydi. Yaklaşık 70 santim çapı olan yuvarlak ağzı yere dik değil, hafif yukarı bakıyordu. Ateşe dayanıklı kiremit duvarlar kil harcıyla örülmüştü. Dışı, samanlı çamur sıvalıydı.
Isıtmak için en çok çalı kullanılırdı. Bir eşek yükü çalı, iki gülek una rahat rahat yeterdi. “Gülek”, tahıl ve un için kullanılan ölçü birimidir; 20 litrelik iki teneke, bir gülek´tir. Demek ki 80 litre unla karılmış hamurdan üretilecek tandır ekmeği için bir eşek yükü çalı, temel girdi ölçülerinden biriydi. Çalılar, taa Karaisalı´dan getirilirdi ve dikenli, sert yapraklıydı. Yeşilken bile çıtır çıtır yanardı. O zaman tandır çalısı olarak tanıdığımız bu bitkinin “Pinar” çalısı olduğunu yıllar sonra, Milvan Kalesi´ne giderken öğrendim; neredeyse neslini tükettiğimizi de.
Evlerin çoğunda, iç hacmi bir veya en çok iki bardak su alacak büyüklükte maya çömleği olurdu. Börek-çörek ve ekmek yapılacağında çömlekteki ekşimiş hamur maya olarak kullanılır, mayalanmış yeni hamurdan bir parça alınarak bir sonraki kullanım için çömleğe doldurulur, ağzı temiz bir “çaputla” kapatılırdı.
Tandır ekmeği gerçek bir imece çalışmasıydı. Evin kızları, gelinleri şafaktan önce kalkıp unu eler, kalaylı bakır leğenlerde yuğururdu. Hamur mayalanmaya bırakıldığında ezan yeni yeni okunmaya başlarmış. O an, aynı zamanda imece ekibine ait konu-komşunun da toplanma zamanıymış. Oklasını, yani kitap diliyle oklavasını, tahtasını kapan gelip savanlar üstünde yerini alırdı. Hamuru kesen bezeciye verir, bezeci ilk oklacıya, bezeyi 30-40 santim kadar açan ilk oklacı da yufkacıya aktarırdı. Yufkacılar, hamuru incecik açabilen ustalardı ve en azından 3-4 kişi olmaları gerekirdi ki, pişiriciye yetiştirebilsinler. Bu sırada kullanılan un isim değiştirir, ufra olurdu…
Pişirici kadınlar gülek hesabı ücretle iş görürdü. Bohça dedikleri, ekmek çapına yakın, basık elips kesitli, bezden yapılmış bir tür yuvarlak yastığı olurdu. Üstüne serdikleri ince hamuru saatlerce ısıtılmış tandırın duvarına yapıştırırlar, önceden yapıştırılp ta pişmiş olanları çekip alırlardı…
Halamların hayrat dediğim tandırdan tek kazançları ekmek yapanların hediye ettikleri beş-on tandır ekmeğinden ibaret değildi… Ayrıca benim de hakkım vardı. Her tandır yandığında, benim için küncülü bazlama ile tahinli çörek yapılması adeta anayasa maddesi gibiydi. Hemen eklemeliyim ki, O YILLARDA ANAYASA´YA AYKIRI HAREKET YAPILMAZ, HATTA YAPILMASI AKLA BİLE GETİRİLEMEZDİ… Dolayısıyla, dağa-bağa çıkılan dönemler hariç, her zaman küncülü kıtır kıtır bazlama ile ağızda dağılan tatlı tahinli çöreğim halamlarda emrime amade tutulurdu.
En favori tandır ürünüm ise, közü soğumak üzere olan küle gömülmüş patatesti. O patateslerden bol bol yiyebilme şansına kavuşmuş biri olduğumdan kumpire değer vermiyorum. Haksız mıyım?..