
Sene 1958 ya da 59… Ortaokul öğrencisi olmanın verdiği cesaretle birkaç arkadaş gezmeye çıktık. Minareleri henüz tamamlanmış Sabuncu Camii´nden Doğu´ya vurup Kışlık Özsaray Sineması´nın kartelalarını inceledik. Şimdiki yüzme havuzunun hemen güneyinde, gençlerin tenis oynadığı yerde idi bu sinema. Yazlığı da yanıbaşındaydı. Hiç unutmam, filmlerden biri Monte Kristo´nun Oğlu idi; korsan filmi… Başlayalı çok olmamış, girdik. Yelkenli gemiler, kınına girmeyen, ha bire şakırdayan kılıçlar, hala nedenini çözemediğim bir gözü kapatılmış savaşçı tayfalar ve tek başına sekiz on kişiyi dize getiren kahraman…
Sinemadan çıktık. Amaçsız yürürken Kasım Gülek Köprüsü´nü geçtik. Asker Hastanesinin karşısında bir süre oturduk. O yıllarda “Asker” değil, “Askeri Hastane” olarak bilirdik. Birkaç dakikalık dinlenmeyi yeterli görüp otlar, dikenler arasından Eski Baraja geldik. Sol sahilde, bendin hemen önünde yedi-sekiz balıkçı, uğraş mı demeliyim, telaş mı, bilemiyorum; bir yandan bağrışıyorlar, bir yandan da sağa, sola, arkaya, öne koşar adımla fakat kısa mesafelerde gidip geliyorlardı.
İçimizden bir bağırdı: “Aboouuu… Balığa bak lan!”
Adamların koşuşturduğu sahile yakın hareketliliğe odaklandık; çok büyük bir balıktı bu. Gelebicin diye bildiğimiz yayın balığı. Oltaya gece takılmış ama bir türlü kıyıya çekilememişti. Balıkçılar el birliği ile yormaya çalışıyordu. Uzunca bir süre mücadeleyi izledik. Boyu en azından üç buçuk metre gelirdi. Her çırpınışında yukarıya yüzlerce kilo su sıçratıyor, ağzındaki dövme demirden yapılmış dev kancadan kurtulmaya çalışıyordu.
Gün batımına doğru ayrıldığımızda balık canını, balıkçı da nafakasını kurtarabilmek amacıyla kavgayı sürdürüyordu.
Aslında büyüklüğü bizi hiç şaşırtmadı. Çünkü o boyda balığı defalarca görmüştük. At arabasına yüklendiğinde kuyruğu yerde sürüklenirdi genellikle. Sokağımızdan haftada bir-iki geçerdi arabalı satıcı… Beş çıkmaz sokağın her birinde durur, “Hadi gelebiciiinnn!..” diye bağırıp beklerdi. Çok geçmez, tepsisini, leğenini alanlar arabanın iki yanına doluşurdu. Birinde “kaç kilo bu?” sorusunu satıcı, “Ne biliym vallaa, gelir gelir; yüzeli, yüz altmış fvar” diye cevaplamıştı. Deniz balıklarıyla kıyaslanmayacak kadar ucuzdu ve üstelik kılçık derdi yoktu. Usulüne göre pişirildiğinde son derece lezzetliydi. Şişi çok güzel olurdu.
Altmışlardan sonra yakalananların hem sayısı azaldı, hem boyu küçüldü. Sanırım nehirle çok fazla oynamamızın ve bu arada yerli olmayan bazı balık cinslerini getirmemizin sonucu bu. En son 2011 yılı Aralık Ayında iki balıkçı, Faruk Aydın ve Mehmet Kürkçü, Baraj Gölünde 2,5 metrelik ve 105 kiloluk gelebicin yakalamıştı. Şimdilerde yakalananlar gerçekten yavru; bir metre bile gelmiyor. Bu balığın su içindeki oyukları ve suya düşmüş ağaçların koruduğu yerleri sevdiği bilinir.