“Salcılar”, Adanamızın herkes tarafından bilinen semtine verilmiş isimdi. Cumhuriyet Caddesi´ni bilirsiniz. Yarbaşı Karakol sokağından itibaren nehir tarafına baktığınızda görebildiğiniz her yer bu semtin içine düşerdi. Caddenin ki yanı ile sağına-soluna açılan sokakların cadde tarafını tamamen hızarcılar, keresteciler doldurmuştu. Adana ile çevresinde ihtiyaç duyulan salma, dilme, tahta, lata gibi “Mev´ad-ı naccariye” yani marangoz gereksinimleri de burada üretilir, buradan dağıtılırdı. Bizden evvelki nesil aşağıdan yukarı çalıştırılan el testerelerine tanık olmuş. Bizler, elektrikli hızarlarda yapılan çalışmaları izleyebildik.
“SALCILAR” NE DEMEK?
Efendim, elbette bilumum ağaç ürünü için tomruk gerek. Nerede yetişir ağacın hası ve alası? Dağlarda, ormanlarda... Güzeel, peki dağdaki, ormandaki ağacı kestik, o zamanın behrinde yol dediğin eşek patikası değilse, at geçidi... Bilmem kaç yüz kiloluk tomruğu neye bindirecen de nasıl getirecen memleketin ortasına?
Her durumda zorluklara karşı çözüm bulmakta mahir merhum büyüklerimiz “Sal” denilen ilkel aleti icat etmişler. Nasılsa memleketin her tarafı dere, ırmak ya, kütüğünü yamaç aşağı yıkıp su kenarına kadar getirdin mi, tamam; gözüne-kaynağına kurban olduğum Seyhan bu, gücünden, kuvvetinden azıcığını bahşedip getirir hepsini Adana´nın taaa kalbine kadar, evvel-Allah!..
Yukarılardan, çoook uzak tepelerden, yamaçlardan kesilmiş servet nihayet ova düzlüğüne gelende, Cumhuriyet Caddesi hizalarında sahile çekilir ve buradan da hammadde olarak gideceği yere gönderilirmiş. Lafın özüne gelecek olursak, kereste arastası ihtiyaç duyduğu tomrukları sal marifetiyle edinebildiği için, yani işin yüreğinde sal olduğu için, bilumum esnafla birlikte alana da “Salcılar” demişler, iyi de etmişler...
SALCIYI GÖRDÜK…
Keremine bin şükür, çok tıfılken salların ırmaktan geçişini gördük. Yaşımız üç ya da dört. Demek ki, sene 1949 falan. Sülalece Çobandede´deyiz. Herhalde bir adak-madak işiydi ki, böyle cümle ahfad bir aradayız. Henüz göl yoktu ve ırmak yatağı da Dede´nin bulunduğu dimdik tepenin hemen dibinden geçiyordu.
Arada sırada yukarıdan aşağı baktığımızda yanyana getirilmiş tomrukların üzerinde bir veya iki adamı da taşıyarak suyun akış yönünde ilerlediğini görüyorduk. Biz mi sorduk, birileri bir başkasına mı söyledi orası meçhul, gördüklerimizin sal veya salcı olduğu beynimizde yer etmiş o gündür, bu gündür. O kadar yer etmiş ki, bir gün oturdum, gördüğüm bir sal ve kaptanının resmini çizdim. Buradaki acemi işi resim, o resimdir. Elbette ki bizim gördüğümüz kütükler Salcılar sahilinde değil, sanırız Dilberler Sekisi´nde bir yerlerde sahile çekiliyordu; çünkü Eski Baraj´ımızın inşaatına başlandıktan sonra, yani 1938-39 yılından itibaren Dilberler Sekisi´ne sığınılmış fakat hızarlar eski yerinde kalmıştı.
Hala düşünürüz, acaba “Salcı” diye tomrukların sahibine mi denilirdi yoksa yanyana getirilmiş kütüklerin üzerinde gün-gece geçirip onları sağa sola takılmadan Adana´ya indiren sal kaptanlarına mı? Belki de her iki grup için geçerliydi bu sıfat!..
SALBAŞ NEDEN SALBAŞ
1953´te Baraj İnşaatı başlarken sallar şimdiki Salbaş mevkiini menzil seçti. Seyhan´dan ve Çakıt´tan gelen sallar burada karaya çıkıyor ve Adana´ya, yine bizim Salcılar Semti´ne kamyonlarla taşınıyordu. Zamanla da burası SALBAŞI oldu, ardından harf tasarrufuna gidilerek sonundaki (I) düşürüldü ve SALBAŞ oldu.