Yaz akşamının tan saatleriydi. Gündüz deseniz gündüz değil, akşam deseniz akşam değil; ikisinin arasında… Anlatacağım olay 1960´ların başında oldu.
Yer, Kurtuluş Caddesi. O yıllarda Batı ile Doğu arasındaki tek yol. Eskiistasyon Karakolu´nun biraz batısında, karşıda, içeride İstiklal Sineması var. Cadde tarafında da Konya Doğan Hamamı, altı büyük kıraathane. Köşebaşındaki kalabalık dikkatimi çekti, yanaştım. Millet üst-üste, ortalardan bir yerden tak… tak…tak… diye takırtılar geliyor. Bir de hançerede patlayarak “Kırılmaz bunlaaarrrr!..Yelli… Yelli… Yelliyeee!..” diye tekrarlanan boğuk ve bol çatlaklı ses…
Merak edip yanaştım ama olup biteni göremiyorum; yine o tak-tak´lar, ve aynı adamın durmadan tekrarladığı “Yelli´ler” sürgit devam ediyor. Neden sonra ön sıraya ulaştığımda bağıran tıknaz, on gündür falan yüzüne jilet değmemiş, göğsü-bağrı açık adamla karşı karşıya geldim. Yanında tahta masa, yerde kutular içinde çeşit ceşit cam mutfak eşyaları. Elinde tuttuğu çay bardağının dip kısmını masaya vuruyor ama, öyle sıradan vurma değil. Yaradana sığınıp öyle bir indiriyor ki, sanki baltayla odun kırıyor. Duyduğum tak-taklar buradan geliyormuş. Yelli´nin ne olduğunu da birkaç dakika sonra öğrendim. Elli kuruştan satıyormuş… Yelli dediği de elli´ymiş. “Ne alırsan elliye…” anlamında yani…
Uzun uzun cam bardağı takip ettim; kırılmıyor gerçekten. Acaba her defasında değiştiriyor mu diye dikkat kesildim; yok vallaha, aynı bardağı küt, küt indiriyor. Cam bu yahu, cam dediğin kırılır. Neticede çay bardağı ve incecik ama, sanki cam değil de kalın döküm tas gibi mübarek . Hayretler içinde uzun uzun izledim. Bu arada parayı uzatan uzatana… En çok ta çay bardağı, su bardağı ve sürahi ile kaseler satılıyor…
Cebimi yokladım; 2 liram var. Uzattım, dört çay bardağı alıp koşarak evin yolunu tuttum. Annem ve hepsi küçüğüm, dört kardeşim yemekteydi. Annem pakettekinin ne olduğunu sorunca, “Bak anne…” dedim, “hayret edeceğin bir şey göstereceğim”. Bardaklardan birini tıpkı yelli´ci gibi kavrayıp dini masaya vurdum. Sen misin vuran, bardak darmadağınık olmaz mı? İnanamadım ama ne yazık ki sonuç buydu. Rahmetli annem uzunca süren şaşkınlığını attıktan sonra “Allah şahidimdir, hakikaten de hayret ettim. Hayırdır inşallah, sen dellendin mi, no´oldun oğlum?” derken süpürge ile küreği alıp geldi. Bir yandan süpürüyor, bir yandan da “Niye aldın, niye kırdın? Bismillah, cinler mi yaptırdı yoksa?” şeklinde söyleniyordu. Arada bir de kardeşlerime dönüp “Sakın basmayın, ayağınıza batar” uyarısını tekrarlıyordu…
Akşam babam geldiğinde haberi kardeşlerimden aldı. Gölgesi ağır babalardandı. Zaten o yıllarda babaların pek çoğu çocuklarına yakınlık göstermeyi zayıflık diye nitelendirir, araya mesafe koyardı.Diğer babaların mesafesi metreler düzeyinde ise, benim babamınki kilometrelerle ancak ölçülebilirdi. Katı disiplinli, toleransı olmayan biriydi. Fakat hayret, sinirlenmedi, bağırıp-çağırmadı. Gülümseyerek neler olup bittiğini anlattırdı.
Hiç adeti değilken kahkahayı patlattı. “Allah müstehakını versin oğlum” dedi, “cam kırılmaz mı? Anlamadın mı nasıl vurduğunu?” Bardakladan birini alıp adamın tuttuğu gibi tutarak gösterdim; “Böyle vuruyordu ve çok ses çıkıyordu” dedim. Bu kez “Allah akıl-fikir versin…” dedi, “Fark etmedin mi parmağındaki demir yüzüğü? O bardağı değil, demiri vuruyordu tahtaya…”
Ertesi gün hakkımı istemek üzere gittim. Kimse yoktu.