1918 Aralık´ın 18´inde gülümseyen maskeleriyle gelen işgalciler kısa sürede gerçek yüzlerini gösterdi. Tutuklamalar, kısıtlamalar ve hatta çıplak olarak çarmıha gererek kırbaçlamalar… Ellerindeki son model top-tüfek ve uçaklar yetmezmiş gibi, dehşeti de silah olarak kullandılar.
Özellikle seçtikleri ermenileri bize karşı paralı asker yaptılar.
Eli silah tutan vatanseverlerin çetelere katıldığı zamanlarda, Adana´da daha çok kadınlar, çocuklar ve sakatlarla yaşlılar kalmıştı… Haa, bir de düşmanla işbirliği yapan sözde açıkgöz çıkarcılar… Fransızla çapulcu Ermeni anlaştı; Adana´daki müslüman ahaliyi canına kıymakla, kadınlara tecavüz etmekle ve bebeleri süngülemekle tehdit etti. Ciddiyetini kanıtlamak için de yer yer cinayet işlemekten çekinmedi. Kahyaoğlu Faciasıyla zulmünün hangi boyutlarda olduğunu sergiledi. Canını değil de çoluk çocuğunu ve ırzını korumak için tek çare kalmıştı: Adana´yı terketmek. Temmuz ortasının dayanılmaz sıcağında, uçaklardan atılan çivili bombaların, makineli tüfek cayırtılarının kulakları sağır eden gürültüleri arasında Güneye doğru harekete geçti. Tarih, bunu Kaç-Kaç Faciası diye yazdı.
O günlerde, çetelerimiz de Mustafa Kemal Paşa´dan gelen yol haritasına göre toparlanmış, karşı harekata geçmişti. Yer yer çetin savaşlarla Fransız Kurmay Heyetini “dellendirmeye” başlayan çetelerimiz, Verdün Kahramanı diye ünlenmiş Binbaşı Mesnil ve taburunu sadece 40 yiğitle teslim alınca, düşman tarafı çılgınlaştı. Topunu tüfeğini tayyaresini üstümüze saldı. Ülke fethedebilecek hazırlıklarla geldiği Kavaklıhan´da peşpeşe yediği iki darbeyle, feleğini şaşırmış oldu.
Artık kontrol bizdeydi. Dayanamadılar, aman dilediler.
Barış anlaşması imzalandı. Bununla, Türkiye Millet Meclisi Hükümeti ilk kez bir dış ülke tarafından tanınmış oluyordu. Bir bakıma, Türkiye Cumhuriyeti´nin temeli o gün atılmış sayılırdı.
Fransızlar ellerindeki silahları, uçaklar dahil, bırakarak programlı biçimde çekilmeyi kabul etti. Bu gelişmeler karşısında son derece tedirgin olan işbirlikçiler kaçmaya başladı. Bizzat Atatürk´ün “Hiç birinize zarar gelmeyecek, aramızda kalın, işinize-gücünüze bakın” çağrısına karşın, yaptklarını ödemek zorunda kalacağından korktu Ermeniler. Üç dört gün içinde Mersine gelen sayısız vapurlarla kaçıp gittiler…
20 Aralık 1921, Cumartesi günü… Askerimiz Adana´ya gelecek, kenti teslim alacaktı. Ne radyo, ne televizton, ne de telefon; hiç biri yok o yıllarda. Haber nasıl yayıldı, yediden yetmişe Adanalı nasıl duydu bilinmez, bütün halk heyecanla caddeleri doldurdu. Sevinç çığlıkları, kesintisiz yağmuru bastırıyor, insanlarımız yağmuru ima ederek, “Bugün rahmet günüdür. Gökten rahmet yağıyor” diyordu.
Tören vaziyetine getirilen askerlerimiz saat ikide şimdiki Atatürk Parkı´nın olduğu yerden yürüyüşe geçti. Heyecanını bastıramayan kadınlı-erkekli Adanalılar rasteldiği askere sarılıyor, kucaklıyor, hasretle öpüyordu. Öyle ki, Kolordu´ya kadar olan mesafe ancak iki saatte alınabilmişti. Sevinç gözyaşları sel gibi akıyor, yağmurun “rahmet” niteliğini adeta kutsuyordu. Kesilen adakların haddi hesabı yoktu.
Karşılayıcılar kadar Adanalı da Kolordu önünde bekliyordu askerinin gelişini. İkindi vaktinin son dakikalarına girilirken ulaştı beklenen kahramanlar. O anda adeta ilahi bir güçle yükseldi sevinç çığlıkları. Alkışlar, zılgıtlara karışıyor, eller gökyüzüne şükürle açılıyordu. O yoklukta nereden bulundu, nasıl hazırlandı bilinmez, sayısız bayraklarla kolordu önü adeta rüzgarda oynaşan gelincik tarlasına dönmüştü.
Muhittin Paşa, emir subayından aldığı bayrağı üç kez öptükten sonra göndere bizzat çekti. Adana, artık bizimdi. Protokol amaçlı kalan Fransız subaylarının sonuncusu da 4 Ocak gitti ve ertesi sabah, denilebilir ki bütün Adanalıların katılımıyla 5 Ocak Kurtuluş Bayramı kutlandı.