Tabii ki, bağ hizmetleri çok daha önceden başlatılırdı. Örneğin Şubat ayının ortalarından itibaren, yani ilk cemre ile birlikte, hafta sonu tatili ekim-dikim amacıyla bağda geçirilirdi. Tabii, eğer rahmet, yani yağış olmazsa. Onun için de, Cumartesi öğleden sonra gök yüzüne bakanların sayısı artardı.
Benim anlayamadığım, ertesi gün yağmurun yağıp yağmayacağı semada yazılıymış ta, oraya bakıp karar verilecekmiş gibi herkesin uzun uzun gökyüzüne bakıp sonra da, Allah bilir ya. Yarın yağış yok!.. diye hüküm vermesiydi. Fakat, yıllar sonra öğrendim ki, gök yüzüne bakanlar, tanıdık birilerini gördükçe, bu bakışı ve Allah bilir ya, yarın yağış yok!.. sözünü tekrarlamaktaydılar. Çünkü, hiç biri kendi tahminine güvenmiyor, bir başkasının daha Tabii canım, havaya baksana, yağış-mağış yok demesini bekliyordu. İki veya üç yerden de teyit alınınca, dooğru Bakırsındıya (Şimdiki Sucuzade mahallesi dolayları) gidilir, domates, biber, patlıcan fideleri satın alınırdı.
Gerçekten de, en iyi domates, biber, patlıcan fideleri buralarda üretilirdi, her nedense. Zaten, genelde bahçelerden oluşmuş bir mahalle idi. Avluları çok genişti. Bazılarında su ihtiyacını karşılayan beygir dolapları dönerdi. Bahçecilik ana geçim kaynağı olunca, biber ve domates salçası, kurutulmuş biber, toz biber üretimi de yapılır, işte bu sırada en olgun ürünler kullanıldığından, en iyi tohumlar elde edilirdi. O yıllarda dünya henüz GDO belası ile tanışmamıştı.
Özellikle o banadura cinslerine hasretim. Bana göre, metrelerce uzağa yayılan mis kokulu, eşsiz lezzetli, bol sulu olanı banadura, şimdilerde yediğimiz lezzetsiz, kokusuz, susuz ve içinde odunsu kitleler olanı da domates. Son yıllarda sadece domates yetiştiriyorlar. Eskiden, domates az, banadura çok olurdu. Israr ve iddia ediyorum ki, domatesler banadura iken çok daha lezzetli çok daha sulu ve çok daha iştah açıcı idi. Kim ne derse desin, şekilsiz fakat irice ve özgün kokuluydu. Hafif ekşimsi ve buna karşın yine çok hafif tuzlu idi sanki. Bazen o kadar iri olurdu ki, bir tekinin bir kiloya yakın çektiğini hatırlarım. Soyulup doğrandığı zaman, mükemmel bir domates suyu çıkardı. Büyüklerimiz, bu suyu, çekirdeklerini süzdükten sonra yemeğe katarlardı ki, artık bir türlü bulamadığımız o nene yemeklerinin lezzet sırrı belki de burada gizliydi. Ne yazık ki banadura eken diken yok; olsa bir deneme yaptırıp bileceğim o lezzet sırrının buradan gelip gelmediğini ama, yok işte. Varsa domates, yoksa domates...
Bakın, hafta sonu dedik, nerelere takıldık. Hafta sonu rahmet olmaz da bi-zahmet bağa gidilirse, balcan, banadura biberden başka, darı, bakla, bezelye, acebek, fasulye, patates gibi sebzeler ekilirdi. Bazıları, süpürge darısı da ekerdi. Bu mübareğin görünüşü adam boyuna gelinceye dek bildiğimiz darı gibiydi. Tek fark, belli bir süre sonra normal darının püskül salması idi. Süpürge cinsi ise, mısır vermez, üstteki bölümde uzun başaklar şeklinde elastik ve dayanıklı sürgünler beslerdi ki, işte bu sürgünler, bildiğimiz süpürgenin malzemesidir. Süpürge darısı ekenler zamanı geldiğinde bunları keser, elinden süpürgecilik gelenlere evin ve eşin dostun ihtiyacını karşılayacak süpürgeleri yaptırır ya da süpürgecilere satardı.
Mayıs ayı, bağda işlerin yoğunlaştığı dönemdir. Çünkü, özellikle üzüm teveklerinde filiz kırma yapılması gerekirdi ki, böylece, teveğin gücünü hep dala ve yaprağa değil, biraz da üzüm salkımlarına vermesi sağlanmış olurdu. Filiz kırmanın yan ürünü de, sarmalık yaprağın hasadı idi. Yani, daha bağa çıkılmadan, ilk ürünler sağlanmış olurdu. Toplanan asma yaprakları, bir yıl boyunca sarma yapımında tüketilirdi. Bunun dışında, elbette kısırla da bol bol tüketirdik üzüm veya asma yapraklarını...