Başladığımızda iki lise vardı Adana´da; Kız Lisesi, Erkek Lisesi… Özel okullar icat edilmemişti…
1961/62 ders yılında birinci sınıftık. Öğrenci çoktu ama yeterli hoca yoktu. Fizik, Matematik ve İngilizcemiz boş geçiyordu. Matematiğe Sümerbank´ta görevli mühendis gelmese, o yıl çarpmayı-bölmeyi unutacaktık neredeyse. Fizik tamamen boş geçti. Yazl tatiline girdikten sonra 15 gün yoğun kurs alıp sınava girmiştik.
Gelelim İngilizceye… Haftalar sonra, genç, bıyıklı, her haliyle kavgaya hazır gibi duran, efevari yürüyüşlü, giyim kuşamı gereğinden fazla özensiz biri geldi. Argoyla doğmuş, argoyla büyümüş gibiydi. İngilizce telaffuzu bozuktu. Ortaokulda yabancı dilim arkadaşlarımın önündeydi. O yıllarda, İncirlik´te görevli Amerikalıların yüzlercesi kent içinde oturuyordu. Boş dairelerde “Kiralık” levhası nadiren görülebilirdi. Çünkü “For Rent” yazılırdı. Amerikalının parası bereketliydi. Bizim kuşaktan meraklı olanlar, şehirdeki Amerikalılarla konuşabildiği için İngilizceleri okul düzeyinin üstündeydi. Ben de o şanslı çocuklardandım.
Hoca ilk dersi iki haftada işledikten sonra yazılı yapacağını çöyledi. Kağıtlarımızı hazırladık. Soruları yazdırdı. Geleneksel diyaloga geçildi:
- Yazacık mı hocam?
- Yok kokliycan; yazacan tabi!..
- İstediğimiz sorudan başlayabilir miyz?
- Fark etmez; başlayabilirsin…
Biz soruları okurken öğretenimiz bir boy gidip geldi ve “Her kes kağıdına beş yazsın!” dedi. Sınıfta şaşkınlık… Zaten yabancı dilde zorlanan pek çoktu ve bunlar için büyük nimetti. İnanmakta zorlandılar. Hoca ile ufak bir diyalog daha yaşandı ve arkadaşlarım sevinç mırıltılarıyla verilen emri yerine getirdi. Kağıdına not vermeyen tek kişi bendim. Parmak kaldırdım, “Hocam…” dedim, “Benim bütün derslerim iyi. İngilizcem de en az dokuzluktur. Beş yazarsam alay konusu olurum. Benim kağıdımı okuyup değerlendirin ve hak ettiğim notu verin” dedim.
Hoca, gözlerini kısıp ağzını büzerek yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra sınıfa dönüp “Silin lan beşlerinizi. Arkaddaşınız itiraz ediyor. Birlik yazan bir alacak, üçlük yazan üç alacak…”
Hocanın yüzünden, gözünden, yanaklarından fışkıran öfke bu sefer arkadaşlarıma bulaşmıştı ve hep bir ağızdan “Hüs lan Allahsız, kitapsız… Beş neyine yetmiyor?.. Lan ben saba teneffüste gösteririm!..” tarzında yoğun övgüler (!) yankılanmaya başladı. Hoca “Kes Lan!” diye bağırıp homurtulara ve o biçim hayır-dualara son verdirdikten sonra yanıma gelip sıranın başında dineldi (Dikilip durmak ifadesinin Adanacasıdır). Parmaklarını sıraya vurarak trampetin “On para ver” kısmını seslendirdi. Gözleri üstümdeydi ve sıkı sıkı kapanmış dudakları bir sağa, bir sola gidip geliyordu.
Trampet konseri dakikalarca sürdü. Sınıfın tamamı gözlerini bize dikmiş, sonucu bekliyordu. Hocamız sıradan parmaklarını çekerken yumuşak sesle, “Sen yedi yaz yedi… Tamam mı?.. Oldu mu?..” Arkadaşlarım bir ağızdan yerime cevap verdiler: Tamam hocam tamam, oldu…
Bu arada bireysel müdahaleler de oluyordu: “ Allah´a bak!.. Herif yediyi beğenmiyor. Ağzının ortasına biiiy dene yapıştıracan!..”
Hoca bir kez de benden duymak istedi:
- Tamam mı?
Onayladım. Herkes rahat nefes aldı. Birkaç gün sonra hoca “Hepinizi tebrik ederim, beş almışsınız.” dedikten sonra bana dönerek, “Seninki onluktu, ama ukalalık yaptığın için dokuz!” dedi. Bana sorarsanız kağıdımı okumadan vermişti dokuzu… Hey gidi günler hey!..