Olaylar 1998´de başladı. Kendi paraları, kendi imkanları ile gelen Japon Heyeti, Adana´mızın kronikleşmiş katı atık sorununu tepeden tırnağa, denizden ırmağa incelemek ve çözümler önermekle görevliydi. Önce tercüman-rehber olarak bulaştığım işin Proje Koordinatörlüğü de naçizane bendenize düştü ve günde 12 saatlik çalışma döneminde Japonlarla haşır-neşir olmaya başladık.
Başkan Durak, Uygulama Takvimi imzasından sonra Heyete öğle yemeği verdi. Adana kebabıdır; elbette büyük bir beğeni ile sildiler, süpürdüler. Arkasından, kocaman oval bir tepsiye dağ gibi yığılmış karpuz dilimleri gelirken Japonların tamamından öyle bir “Ooooo!..” yayıldı ki,Türkiye- Brezilya Milli Maçında kalecimiz penaltı kurtarsa ancak böyle bir ses çıkabilirdi.
Heyet Başkanı Kawada kulağıma eğilip, “Bu tepsi Japonya´da bir küçük servet demektir. Rica etsem bunun gibi bir tepsi daha sipariş verebilir miyiz; parası benden” dedi. Ufak ölçekli bir şaşkınlık evresi geçirdim. Zaten gelen karpuzu masadakilerin tamamı bitiremezdi ki, bir ikincisi gelsin. Japonun sezgisi güçlüdür; merakımı fark edince, “Birini yiyeceğiz, diğeri de gözüm için. Bu kadar karpuzu bir masada görmenin ne anlam taşıdığını anlaman için Japonya´da bir süre yaşaman gerek” dedi.
Ertesi yaz ortalarına geldiğimizde, Projede hayl yol almıştık. Bir hafta sonu, ekibi olduğu gibi Eğner´de piknik yapmaya çağırdım. Eğner o zaman dünyanın sayılı mikro-cennetlerinden biriydi ve Gazianetpli Sani Konukoğlu adını taşıyan Baraj Saldırısına henüz uğramamıştı.
İmamoğlu´na yaklaşırken kocaman bir tarlada karpuz hasadı yapıldığını görünce arabaları durdurdum. Dokuz Japonu indirip tarlaya götürdüm. Ancak çocuklarda görülebilecek sevinç mayalı heyecan içinde, gözleriyle kahkaha atıyor gibiydiler. Tarla sahibi, köylümüzün o değişmez (inşallah) nezaketi ile hepsinin elini sıkıp yüksek sesle ve hece hece “Hoş gel-di-niz!” diyerek selamladı. Yüksek ses ve hece hece konuşunca yabancının Türkçe anladığını zannetmek bize özgü bir davranış olmalı ki pek sık rastlamışımdır.
Bu arada irice iki karpuz seçtirdim ve Kawada´ya seslendim: “Bir karpuz da sen seç!” Kawada, “Bunların parasını ben vereceğim ama, lütfen itiraz etme” dedi. Hemen kabul ettim. Kabul ettim çünkü köylümüzün yolcu hakkı diye bir eski geleneği çiğnemeyeceğinden emindim. Nitekim Japon dostumuz bir tomar parayı, daha cüzdandan çıkarmaya çalışırken tarla sahibi iki elini “Hayır” anlamında sallayarak “Olmaaaz!” dedi, “Misafiren para mı alınır canım!..”
O sahne, Japonlar için hayranlıkla nikahlanmış şaşkınlığın katmerlisi olmuştu. Çok değerli bir ürün, ceffelkalem gelmiş ve bir daha hiç karşılaşılmayacak yabancılara hem de bedavadan, üstelik güler yüzle hediye ediliyordu. Hediye edilen karpuzları Japonlar yükledi. Arabalara doğru giderken karşımıza tarla işi yapmaya giden bir grup kadın çıktı. Güler yüzle selamlayıp suratım ve göz yapım itibariyle tereddütsüz bana dönüp “Nereli bunlar?” diye sordular. Kısaca anlattım. Kadınlarımız o sevecen o adeta somutlaşmış şefkat dolu bakışlarıyla ve gülücükle yansıttıkları sempatiyi birkaç derece daha ısıtarak “Kahvaltı yapalım” teklifinde bulundular. Naylon poşetlerindeki azık dışarıdan görülebiliyordu; kuru soğan, yufka ekmek ve sanırım bir küçük dilim salamura peynir…
Bir süre sonra Japonya´ya devlet konuğu olarak davet edildim. Çok büyük itibar gösterdiler. Bugün bile eminim ki, o itibarın temelinde, bizim karpuz tarlası maceramızın büyük katkısı vardı.