Hala var mı, bilmiyorum. Eskiden olurdu. Otogar ve yakınlarında, Kuruköprü tarafında, Hacıbayram´da “Sabahçı kahvehane” levhasını okumuş gibiyim. Bunlar 24 saat açık olurdu. Daha ziyade kente gece yarısı ya da sabaha karşı gelen yolculara kısa süreli barınak hizmeti verirdi. Oteli bilmeyen, hana güç yetiremeyen garibanlar da soğuk gecelerde buraya sığınırdı.
36 yıl önce ben de Elazığ´da sabahçı kahvehanesinde iki saat kadar oturdum. O yıllarda otobüs en uygun vasıta idi. Sabaha karşı dört gibi ulaştık. Yer ayırttığım otele vardım, kapısı kilitli. Camdan görüyorum, resepsiyon görevlisi başını tezgaha dayamış uyuyor. Kapıya vurdum olmadı, camı şıngırdattım, duymadı. Dakikalarca en olmadık gürültü metotlarını denedim, uyanmadı. Elazığ bu; ılık mevsimde bile o saatte buz kestiriyor adama…
Nasıl fark ettiysem, meydanın karşı tarafındaki açık kahvehaneyi gördüm. Çantamı kaptığım gibi koştum ve daldım içeri. O zamanki Elazığ´da her kes birbirini tanır. Eli çantalı, kravatlı yabancının kapıyı hışımla iterek girmesi dikkat çekmişti besbelli. Girdiğim anda kulağımı dolduran konuşma uğultusunun bir anda kesilmesi de benim dikkatimi çekti. Bakmasam da, bütün gözlerin bana çevrili olduğunu hissedebiliyordum. Neden sonra, yaşlı, tıraşı uzamış emmi masama gelip “Merhaba” dedi. Daha ben karşılığını verirken, baraj kapağının açılmasıyla suyun boşalması gibi peş-peşe geldi merhabalar… Ardından çay üstüne çay… Hayatımın ilk “kırtlama” deneyimini orada yaşadım. Kesme değil, küp değil, irice topak şekerden dişinizle bir minik parça koparıp üstüne de çayı yudumluyorsunuz…
Dakikalar içinde etrafımı çevrildi. Nereden, niçin geldiğim, kimlerden olduğumdan tutun, Elazığ ve kazalarından olup da Adana´da yaşayan sayısız isimleri tanıyıp tanımadığıma kadar bitmez-tükenmez sorulara cevap yetiştirmeye çalıştım. Bu arada masaya abanarak uyuyanlara da dikkat ediyordum. Yarım saatte bir garson önlerine çay bırakıp dürtüyordu. Bazılarının önünde iki-üç bardak soğumuş çay da vardı. Bunlar, masa kirası sayılıyor olmalıydı; sonra öğrendim, öyleymiş. İç, içme; o çayların parasını vereceksin.
Adliyemizin karşısındaki sabahçı kahvehanesinin kapanmasından bu yana uzuuun yıllar geçti. Burada hem erkenciler, hem otele hana para veremeyecek garibanlar, hem de tanıklar olurdu. “Ötekileri anladık da, tanık neyin nesi?” diyeceksiniz. Ben de diyeceğim ki, “Bunlar yalancı tanık…” Deme sırası sizde ya, bu sefer de “Nasıl yani?” diyeceksiniz. Ben de, duyduğuma göre anlatacağım…
Kahvehaneye girerken ürkekliğinden, endişeli tavrından anlaşılmıştı adamın ertesi sabah mahkemeye çıkacağı. Zaten bu kahvehaneye daha çok köyden, kasabalardan olup da mahkemeye işi düşenler gelirdi. Ürkek vatandaş kenar masaya ilişti. Anında önüne konulan çayla ne yapacağını bilmiyor gibiydi. Halinden, tavrından durumu fark eden yalancı tanıklardan biri yanaşıp hal hatır sorarak başlattığı sohbeti ısıttı. Alacak-verecek davasıymış. Bizim yalancı tanık hemen atıldı, “Daha vermedi mi paranı o….punun çocuğu?” Ürkek adam bir an donmuş gibi durdu, sonra da, “Yok…” dedi, “O değil, borçlu olan benim” .
Bizimki bu sefer haksızlığa isyan eden adam edasıyla haykırdı: “Lan kaç kere verecen parayı? Göster oğlum göster, beni şahit göster… Allah var, vicdan var… Lan ayıp be!.. Eyi tanırım. Bunun zaten sülalesi böyle… Vicdan yok lan bunlarda!”
Borçlu, donmuştu adeta. Olup bitenleri kavrayamamıştı…
Deneyimli yalancı tanık işini biliyordu. Birkaç dakika içinde eğitimi tamamladı. 5 Liraya anlaşmışlar, ürkek adam da rahatlamıştı…