Bizden biraz daha genç olanlar anımsayamaz. 50´li yılların ikinci yarısıydı. Bütçe sıkıntısına düşen Başvekil Adnan Menderes, yiyecek dışında neredeyse her ürünün ithal edilmesinden son derece rahatsızdı. Adana Çimento Fabrikası kuruluncaya kadar, betonu bile ithal çimento ile döküyorduk.
Gaz lambası fitili de ithaldi. Ampül falan şöyle dursun, basit gazocağı iğnesi dahi dışarıdan geliyordu.
Şekerin çoğu ve çayın yarıdan fazlası da el-alemden gelmekte idi.
İTHAL YASAĞI
O zamanlar “Bakan” sözcüğü icat edilmiş değildi; “Vekil” geçerliydi. Başvekilimiz, “Bu millet harpte-darpte hiç bişeysiz nelerle mücadele etmişse, bu zamanda ithalatsız rahat rahat yaşar” diye düşünmüş olmalı ki, bir “Milli Korunma Kanunu” yasakları çıkıverdi ortaya…
Denilebilir ki, bunun kadar hiçbir kanun ülkede bu kadar çok konuşulmamış, bu kadar çok etki göstermemiştir. Çünkü birkaç gün içinde piyasa daraldı, mal bulunmaz oldu. Elinde malı olanlar acele gizlediler ki, bir yerine beş kazansınlar… Velakin kanun, stokçu, istifçi ve karaborsacılar için öylesine ağır yaptırımlar getirmişti ki, nice deve dişi gibi zengin tacirlerin malı-mülkü elinden alındı. Bir çoğu da, “yemek-yatak devletten” kapsamında Cezaevine konuldu.
YAN-PİRİ BİSİKLET
Bisiklet, o yıllarda eşekle başa baş rekabet edebilen tek binek aracıydı.
Milli Korunma Kanunu ile ithalatı yasaklanmıştı. Henüz Türk Malı bisikletler yapılmadığı gibi, yapılabileceği de asla tasavvur edilemezdi bile.
Darlık neler yaptırıyormuş…
Yerel gazetelerde her gün aynı ilandan birkaç tane okuyabiliyorduk:
“Hurdadan teşkil ettiğim bilmem kaç çatı numaralı bisikletime ruhsat alacağımdan keyfiyet ilan olunur.”
Hurdacılar esaslı para kazanıyordu o yıllarda.
Haa, bir de kaynakçılar, torna-tesviyeciler… Yedek parça ithalatı yok. Hemen koşuluyor bir torna-tesviyeciye, kırılmış-bozulmuş parça verilip onarımı yahut yeniden çekilmesi isteniliyor.
Avrupa´lının, Amerika´lının imkansız gördüğü nice işleri, bizimkiler torna-freze kullanıp bazan da demirci örsünde şekillendirerek üretmeye başladı.
Bir de baktık ki, Timurlenk gibi yalpalayarak gitse de, yerli bisikletler satılıyor. Arkasından, duya ya girmez ya oturmaz simetrisi bozuk yerli ampüller kullandık. Yerli gaz ocağı iğne sanayi de Adana´da kuruldu. İncirlik çöplüğünden alınan kola tenekeleri şeritler halinde kesilip bir ucuna tahta fırçasından sökülmüş tel takıldı ve böylece ümmet-i Muhammet gaz ocağını iğnelemeye başladı yeniden. Tahta fırçasını gençler bilmez; o zamanın Adana´sında hemen her evin tahtadan sofası, tahtı ve çoğunun merdiveni vardı. Kirlenip solduğunda, incecik çelik tellerden yüzlercesinin yan yana ve sıkıca dizilmesiyle yapılmış fırçalar su ile kullanılarak ahşap rendelenmiş gibi aydınlık bir yüze kavuşturulurdu. İşte, o fırçadan sökülen teller sayesinde gelişmişti gazocağı iğnesi sanayii.
ÇAYA, ŞEKER KARNE
Milli Korunmaya kadar içtiğimiz çayın çoğu dışarıdan gelmekteydi. Bir de duyduk ki, Rize´de çay yetiştiriliyor. Bir süre çay içemedik. Kahvaltıda ıhlamur veya tarçınla idare ediyorduk. Karaborsa çay ise inanılmaz pahalı ve kullanmak çok riskli idi.
Neyse ki, devlet bir süre sonra Milli Korunma Karnesini de devreye soktu. Fakat bu karne, bizden önceki ekmek karnesi gibi değildi. Her mahalle muhtarının hazırladığı listeler üzerinden, hane başına bir kilo şeker ile 100 gramlık bir paket yerli çay verildi. Tabii ki kalabalık ailelere haksızlık yapılıyordu.
Bu arada, birbirinin ardı sıra şeker fabrikaları açıldı. Türkiye artık şeker ihracatına başlamıştı ama, karne bir süre daha uygulamada kaldı. Sonra serbestleşti fakat tüketimi kısmak için fiyatı yüksek tutuldu.
Nihayet, Çay da Karadeniz´e göre en uygun cinslerin bulunması ile kalitesini düzeltirken miktarı da arttı. 60´lı yıllara, kendi çayımız, kendi şekerimiz ve hatta kısmen kendi kağıdımızla girdiğimizde, yüksek sanayi düzeyimizle gurur duymaya başlamıştık bile…