1966-1974 arası 8 yılım Kadıncık I ile Kadıncık II baraj ve santral inşaatlarında geçti. Her iki projenin teknik ve idari sorumlusu olan Belçika firmasında benden başka Türk yok. İdari ve teknik tercümeler, teknik çizimlerin ana inşaat ile mekanik, hidor-mekanik, elektrik ve sair firmalara ulaştırmak görevi bende. Şantiyelerimiz adeta küçük Birleşmiş milletler; Belçikalılar dışında İspanyol var, Avusturyalı var, Fransız, İtalyan, Alman, İsviçreli var…
Ara sıra devletle olan ilişkileri düzenlemek de bana ait olunca, bürokratik düzenle tanıştım, haldaş-arkadaş oldum.
Arabasıyla gelen müşavir için ZZ, yani görevli plakası gerek. Trafiğe gittim. “Olmadııı!..”dediler, “Hani bunun gümrük belgeleri?” Gümrüğe gittim. “Olmadııı!..” dediler, “Bunu Mersin´de yapacaktın.” Mersin´e gittim. “Olmadııı!..” dediler, “Hani bunun Kapıkule irsaliyesi?” Uçağa atladım. İstanbul´da geceleyip sabahın köründe otobüsle Edirne´ye, oradan taksiyle Kapıkule´ye varıp derdimi anlattım. “Olmadııı!..” dediler. “Bu adam triptikli geçiş yapmış.”
Çaresiz döndüm. Havaalanında ZZ plakalı aracı olan yabancıyı durdurup sordum nasıl yaptırdığını. Mersin´den isim adres verdi. Şantiye´ye çıkmadan Mersin´de aldım soluğu. Adamı buldum. Çay-kahve içirdi. İş yerimiz ve yabancılar hakkında bilgi aldıktan sonra “Bunun 70 Lira masrafı var” dedi. Verdim. Bana iki dönüm gibi gelen geniş masanın ucundaki telefonu çekip kadranı çevirdi. “…´cuğum, sana bir arkadaş gönderiyorum. Evrak bende” deyip konuştuğu adama gönderdi.
Gümrükteki arkadaş oldukça nazikti. Belgeleri inceledi. Bir de proje sahibi Çukurova Elektrik´ten taahhütname istedi. Ertesi gün bunları da tamamlayıp geldim. İş bittiğinde gümrük memuru ile aramızda samimiyet doğmuştu. Odasından çıkarken “Yabancı değilsin. Allahaşkına ne kadar bıraktın?” diye sordu. Yabancı olmadığım için saklamadım. Yetmiş´i duyunca anasına-avradına saygılarını sunduktan sonra, “Bundan sonraki işlerin için kimseye uğramadan doğru bana geleceksin” dedi. Trafik´teki işimiz bir günde tamamlandı ve aldık ZZ plakayı.
Aylar geçti, Şubat´a eriştik. Müşavirimiz o gün Adana´daydı. Geç vakit şoförümüz beni bulup “Abi şimdi geldik. Müşavir ağlıyor. Bir bak istersen.” deyince fırladım. Kolay kolay ağlayacak adam değildi bizim patron. Açık bıraktığı kapıdan girince şaşırdım. Gerçekten iki gözü iki çeşme, bilinçsiz şekilde valiz toplamaya çalışıyordu. Beni fark edince hıçkırmaya başladı. Tek çocuğu, on milyonda bir görülen tehlikeli hastalıktan hastaneye yatmış yetişip yetişemeyecini bilmiyordu. Adana´dayken haber Çukurova Elektrik´e gelmiş. En uygun bilet sabahın yedisinde ama Ankara´dan. Oraya da ancak arabayla gidebiliriz ve hemen yola çıkmamız gerek.
Şoförü çağırttım. Yemekhanede iki bira içmiş. Direksiyona oturacak gibi değil. Arkaya alıp “Sen biraz uyu, ben gidebildiğim kadar giderim” dedim. Soğuk Şubat, yolu buzlamış. Aksaraydan sonra arabamız sağa-sola kaymaya başlayınca şoför ayıldı. Direksiyona geçti ve saat beş´te Esenboğa´ya ulaştık. “Olmadııı!..” dediler, “Pasaportunda araba kaydı var uçamaz, arabayla çıkacak!..” Hadi gelin de bunu yol boyunca ağlamayı sürdüren adama söyleyin bakalım söyleyebilirseniz…
Gerisi Çarşamba´ya inşallah…