“Ah o çörekler” başlıklı yazımda, eskiden Adana´da irmiğin simit olarak bilindiğini, şimdiki simitlere de çörek dediğimizi anlatmıştım ya; bir çağrışım sonucu, yıllar önce İstanbul´da yaşanmış gerçek bir olayı anlatıvereyim.
Yer; İstanbul´da bir öğrenci evi. Canları irmik helvası istemişti evi paylaşan öğrencilerin. Her zamanki gibi, çarşıya kimin gideceği belliydi, eve son katılan, İstanbul Teknik Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi genç Adanalı... O yıllarda, sokaktaki yüz kişiye “İrmik nedir?” diye sorsanız, belki biri veya ikisi anlatabilirdi. Adana´da “simit” bilinirdi irmik karşılığı olarak.
Ev ahalisi, parayı denkleştirip genç Adanalının eline tutuşturarak “Hadi git, simit al da, bir helva yiyek bu akşam” dediler. İTÜ´lü genç kapıdan dışarı adeta fırlarken, içindeki mutluluğu sezebiliyordu. Nicedir simit helvası yememişti. Acaba bu arkadaşlar nasıl yapardı ki? Anne helvası gibi olur muydu? Amaaan canım; olsa da olurdu, olmasa da… En azından nefis körlemeye yeterdi ya...
Gurbette, insanın her zaman bulamadığı şeyler ne kadar da can dürtücüydü hakikaten. Adımlarını sıklaştırdı ve ilk bakkaliyeye girip “Yarım kilo simit!” dedi. Bakkal boş boş baktı bir süre... Adanalı genç “Demek ki kulağı iyi duymuyor” diye düşündü ve tekrarladı:Yarım kilo simit! Bakkal, gözlerinde belli belirsiz bir şaşkınlık, yanlış yerde, üstelik kilo ile simit isteyen gencin alay edip etmediğini anlamaya çalıştı. Yüzünde acır gibi bir ifade belirdi ve “Yok!..” derken başparmağıyla yolun sağ tarafını işaret ederek, “ileride bulursun, biraz aşağıda...” dedi.
Genç Adanalının canı helvayı öylesine çekiyordu ki, bakkal sözünü bitirmeden ok gibi fırladı işaret ettiği yöne... İkinci bakkala gitti, orada da yoktu ve kendine yine “Aşağıda...” denmişti. Aşağı denilen yeri çoktan adımlamıştı ama, başka bakkal da yoktu ki ortalıkta. İstanbul´u anlatanların öğütlerinden biri de, “Utanmayacaksın, sıkışınca, ihtiyacını soracaksın, unutma, soran dağı aşmış, sormayan şaşmış” şeklinde idi. Karşısına çıkan ilk kişiye yöneldi: “Simit arıyorum, bulamıyorum, nerede bulabilirim acaba!” diye ricada bulundu. O yıllarda, İstanbul´da İstanbullular çoğunluktaydı. Adam son derece nazik biçimde, az ilerideki köşeyi dönüp ikinci dükkana gittiğinde dilediği kadar simit alabileceğini söylemişti. Teşekkür etti ve bir solukta köşeyi buldu. İlk dükkan manavdı, ikinci dükkana geldi ama, o ne, burası çörek fırınıydı. Biraz geriye doğru çıktı, etrafına bakındı, ama bakkal dükkanı göremedi. Bir kere daha sorayım düşüncesiyle çörekçiye yaklaşıp, “Simit arıyorum, burayı tarif ettiler ama, sizde de yok, nerede bulabilirim, lütfen yardımcı olur musunuz?” dedi. Fırıncı, duyduklarına inanmıyor gibi, şaşkın fakat boş gözlerle baktı bir süre ve tereddütlü ifadeyle tezgahı gösterip “İşte!...” dedi, “Bunlar simit değil mi?..”
Şaşkınlık sırası bu sefer genç Adanalıya gelmişti. “Alay mı ediyor acaba?” diye geçirdi içinden ama, hayır, adam çok ciddi görünüyordu. Bir süre birbirlerine baktılar. Her ikisinde de aynı düşünce vardı: “Acaba alay mı ediyor?” Bu ortak düşüncenin etkisinden ilk kurtulan genç Adanalı oldu; adamın gösterdiği yerde sadece çörekler vardı. Yoksa burada simit satışını çörekçiler mi yapıyordu ki... Farkında olmadan, “Hangisi? Bunlar çörek, biz helva yapacaktık, helva için arıyorum” diyebildi.
Bir süre devam etti fırıncı ile konuşmaları. Nasıl oldu, kim önce kavradı, hatırlamıyordu ama, sonunda, simitin İstanbul´da çörek olduğunu ve helvalık simitin de irmik diye satıldığını öğrenmişti. Koşarcasına, ilk uğradığı dükkana girdi. “Yarım kilo İrmik!..” diye seslendiğinde mutlu, fakat nefes nefeseydi...
Bu olay ayniyle vaki olup hikayemizin kahramanı Adanalı genç, Başkan Aytaç Durak´tan başkası değildi…