Şimdikilere ”postacı” diyemiyorum. Olsa olsa, motorsikletli, arabalı kurye görevlileridir.
Pek az evde ve bazı işyerlerinde telefon vardı. Şehirlerarası görüşebilmek için postaneyi arayıp falan şehirden filan numara ile konuşmak istediğinizi söyleyerek “yazdırmış” olurduk. Şehirlerarası memure “Normal mi, acele mi?” diye sormak zorundaydı. Normal yazdırıldığında saatler, hatta bazen bir gün falan beklenirdi. Acele yazdırılanlar ise, duruma göre, yarım saat ile üç-dört saat içinde bağlanırdı. Ne var ki, normale göre ücreti iki kattı.
Zenginler, iş adamları ve paralı şımarıklar “Yıldırım” yazdırır, şayet Ankara, İstanbul değilse, üç-beş dakika sonra konuşabilirdi. Ankara ve İstanbul´a gelince, yıldırım bile bazen saati aşabilirdi. Şu kadar ki, ceremesi hayli yüksek olurdu yıldırımın.
Telgrafta da benzer baremler vardı. ELT, bir gün sonra, Acele, beş-altı saatte, Yıldırım ise en geç bir saatte karşıya ulaşırdı. Ücret, kelime başına ve yine sınıfına göre farklı farklı hesaplanırdı.
Teleks yoktu, faks icat edilmemişti. Doya doya haberleşmek için “varsa mektup, yoksa mektup” zamanındaydık. Asker aileleri, gurbetçiler, dostlar, akrabalar ve iş adamları sürekli mektup atar, mektup alırdı. Böyle olunca da, postaya çok iş düşer, postacılar da sokak sokak dolaşırdı. Daha sokağın başına girerken çocuklar “Emmi, bize mektup var mı?” sorusunu yapıştırır, evvel Allah cevabını da alırdı. Çünkü postacı sorumlu olduğu sokaklarda kim hangi evde oturur, hangi çocuk hangi evin, ezberlemişti.
Genç nesil pek bilmez, bahsettiğim 1950´li yıllarda askerlik 24 aydı. Jandarma ise 30 ay görev yapardı. Yani asker sayısı hayli fazlaydı. Her sokakta en azından sekiz-on asker ailesi olurdu. İşte o hane sahibi anneler, geçiş saatini ezberlediği için sokağa çıkıp bekler, birkaç ev ötedeki postacıyı görünce heyecanlı bir ümitle fakat bilinç dışı gülümserdi. Çoğu kez de tahmin ettiği gün gelirdi evlat mektubu. Mektup yoksa, zaten postacı daha yaklaşırken seslenirdi, “Bugün yok abla, yarına inşallah!..”
O günlerde akıl erdiremediğim bir uygulama vardı. Mektubu yazdınız, katlayıp zarfa yerleştirdiniz. Zarfı yapıştırarak kapatırsanız 15 kuruşluk, yok kapağı içe yerleştirerek açık gönderirseniz 10 kuruşluk pul yapıştırılırdı. Bunlar normal posta için biçilmiş ücretlerdi. Uçakla olursa, 20 kuruş, taahhütlü mektup 40, iadeli taahhütlü ise 50 kuruştu. İadeli taahhütlü demek, karşı tarafın mektubu aldığına dair imzalı kartının size döndürülmesi demektir. Bu fiyatlar 1955 yılı için geçerliydi.
O yıllarda çalışmak amacıyla Adana´ya çeşitli il ve ilçelerden gelenler ilkbahar sonundan sonbahar ortalarına kadar kalırlar, memleketten ayrılırken önceki yıllardan tanıdıkları esnaftan birinin adresini bırakırlardı. Babamın işyerine, başkalarına ait pek çok mektup gelirdi. İsim değiştirerek örnek bir zarf okuyalım: “Sayın Bay Cabbar Sucukoğlu, Kurtuluş Caddesi, No 279´da Sayın Haşim Çelmeoğlu eliyle, ADANA”. “Eliyle” ifadesi, mektubun asıl sahibi olan Cabbar Sucukoğlu´na babam tarafından verilmesi için rica anlamını taşırdı. Bizim böyle haberleşen en az yirmi kadar tanıdığımız vardı.
Postacı, yaşamımızın pek önemli parçasıydı. Her geçişi heyecan verirdi. Okullarda, daha ilk sınıflarda “Bak postacı geliyor, selam veriyor/Herkes ona bakıyor merak ediyor…” şarkısını ezberler ve severek söylerdik.
Eyyy Teknoloji, sen kimsin, kimsin sen?