Bizler, fakir millet çocuklarıydık. Annem, “İkinci Dünya Savaşı bitsin de öyle!..” demiş olmalı, ateş sustuktan bir yıl sonra dünyaya gelmişim. Milyonlarca insanın canına, binlerce köyün-kentin yıkımına neden olan savaşın olumsuz etkileri bizi de fena halde vurmuştu. Büyüklerimizin “Cihan Harbi” dedikleri savaşlardan ilki bile yeterince un-ufak etmişti memleketi. Ayağını, elini kaybetmiş; karnında, elinde, dizinde kurşun taşıyan erkek sayısı…
Atatürk´ü tekrar anlatacak değilim. Olağanüstü deha, Vatan Sevdalısı, Kahraman Komutan, Müşfik ve Kalkınma Ustası Ulu Önder´i son yıllarda zaten günde en az 5 kez özlemle anıyoruz. Diyeceğim şu; yoktan var edilmeye, eğitilmeye, çağdaş düzeylere eriştirilmeye çalışılan fakir fakat geleceğine güvenle bakan milletin evladıydık.
Köy enstitüleriyle sanatçı-zenaatkar- uygulamalı eğitimci-sağlıkçı-tarımcı toplum önderleri yetiştirilmeye çalışılıyordu. Bir çok kasaba henüz doktorun ne demek olduğunu bilmiyor, hastalar ebeyle – bulabilirse - kocakarı ilacı ya da muskayla-üfürükle tedavi olmaya çalışıyordu.
İlkokula 1953 yılında başladım. Kayıt Dosyamı hazırlarken, Muhtar İlm-ü haberinin ardından Trahom Merkezine gittik. Trahom, sonu körlükle biten, feci bir göz hastalığıydı ve bu illet nedeniyle kör olmuş çok vatandaşımız vardı. Bulaşıcıydı da… Devlet, imkanlarını zorlayarak her yerde Trahom Kontrol ve Tedavi merkezleri açmıştı. Okullarda düzenli olarak trahom kontrolleri yapılır, hastalığa yakalanmış çocuklar tedavisi tamamlanıncaya kadar trahomlu okullarında derslerini sürdürürlerdi.
Okullarda her yıl iki-üç kez aşı yapılırdı zamanımızda. Endişelenirdik ama aynı zamanda sevinirdik. Endişemiz, “Ya acıtırsa” korkusundan, sevincimiz de ertesi günü tatil olacağımızdan kaynaklanırdı.
Özellikle Adana gibi otu-suyu bol, göletlerden gani kentlerde sıtma çok yaygındı. Doğamız, sivrisinek üretimi açısından düzeylerdeydi. İle Maşallah, gün batımına yakın üstünüze gelen bulut gibi sinek kümelerini bugün tarif edemem. Bazıları o kadar iriydi ki, rahmetli amcam, “Vay namussuz, neredeyse kemik beslemiş” derdi. Fena bir hastalıktı sıtma. Ateşli olduğu için ceddimiz “ısıtma” sözcüğüyle ifade etmiş diye biliyorum. Zamanla, söz ekonomisine uğrayıp “Sıtma” olmuş. İnsanı halsiz-dermansız bırakıp ölüme kadar sürükleyen amansız maraz yani…
Devlet sıtma ile temelde iki ayrı dalda mücadele veriyordu. Birincisi, sivrisinek yataklarını hızla yok etmek, ki vilayetimizde bu hiç de kolay değildi. İkincisi, hastalananlara, sıtmaya karşı tek ilaç olan kinin verebilmek. Adanamız kinini Kurtuluş Savaşında tanımıştı. Doktor Salim Serçe, Fransızların tıbbi malzemelerle beslediği hastaneden gizlice kinin, sargı bezi, tütün ve sair maddeleri çalıp çıkararak Vehbi Necip Bey´in çiftliğine ulaştırıyor, ürünler oradan da Hadırlı-Camuzcu-Kayışlı üzerinden cephelere yetiştiriliyordu. Saydığım üç köy, deryalar kadar geniş bataklığın kıyısındaydı ve taşıyıcılar düşmanın yanaşamadığı bataklık araziden ilerleyerek görev yaparlardı.
Evlerimize “İlaççı” gelirdi sık sık. Bunlar, sırtlarında mazot dolu pompa ile tuvaletleri, ahır ve kümes çevrelerini, su birikintilerini ilaçlardı. Şehrimize kanalizasyon geldikten sonra rögarlarda çıkardıkları“yangın” şov gibiydi. Mazot sıktıkları kağıt parçasını atıp üstüne yakıtı püskürttüklerinde aniden metrelerce yükselen alevi izlemek tatlı heyecan verirdi biz çocuklara…
Devletimizin o yokluk günlerinde yaptığını, bugünün “herhalde zengin” ülkemizde yapılanlarından çok daha yüksek değerde olduğuna inanırım.
ng: 0px; -webkit-text-stroke-width: 0px; display: inline !important; float: none; background-color: rgb(255, 255, 255);">Fatma Kemal Timuçin Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi, Karaisalı Devlet Hastanesi ile Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi´nin ardından engelli dostu ilan edilen 3´üncü hastane oldu.