Bugün belki pek tuhaf geliyor ama çocukluğumuzda yangını aynen böyle anlatırdık, “Yangın yanıyor!..”
Bu felaket daha çok çocukların dikkatsizliği ile mangal ya da sobanın devrilmesinden yahut kibritle oynarken perdelerin tutuşmasından kaynaklanırdı. Bir de yatağa sigara ile girenlerin becerilerini anımsarım; yorgan yatak tuşturarak kendilerini son anda kurtaran “iki kadeh içki” mağdurlarını. Elektrik kontağı henüz bilinmiyordu bile.
Önceki yazımda bahsetmiştim; çocukluğumuzda elektrikten yararlanan ev sayısı pek fazla değildi.. Bizim için elektrik sadece aydınlatma idi. Elektrikli eşya diye bir nesneden bihaberdik Radyolar, karton kutu içine yerleştirilip birbirine bağlanan pillerden oluşmuş “batarya” ile çalışırdı ki, zaten birkaç kıraathane ile belki iki-üç çok zengin ev dışında radyo yoktu…
Dünyanın farkına varmaya başladığım yıllarda, sokağımızda elektrikli v sayısı bir elin parmaklarından fazla değildi. Gaz (Gaz yağı) lambası ile aydınlanırdı evler; tıpkı bağdaki gibi…
Gaz lambaları numara numara olurdu. En küçüğü, gece lambası niyetine kullanılan minicik bir düzenekti ve adına “Şinanay” yahut “İdare lambası” denilirdi. Gözü, göze gösterecek kadar ışık verirdi. Bunun büyüğü, daha büyüğü, daha büyüğü olurdu. En büyük gaz lambası “5 numara” dedikleri iri yarı lambaydı. Hepsinin de deposu yeşil veya mavi camdandı. Depo, en fazla 15 santim çapında, 8 santim yüksekliğinde alttan düz, üstten yukarı doğru kavisli, silindirdi. Yan duvarında çember kuşak oturtacak bir girinti vardı. Kuşağa monte edilen bir kulp ve bu kulpa yerleştirilmiş bir yuvarlak ayna olurdu. Deponun üst ortasında, fitil kafası denilen sarı metal bir düzenek olurdu. Her gaz doldurulduğunda cam depodan ayrılıp tekrar takılırdı. Ortasındaki yarım küre iki milim genişliğinde yarıktı ve pamuk ipliğinden örme şerit fitil buradan geçirilirdi. Yarım kürenin içinde dişli bir şaft, dışarıdaki 1 santim çapında yuvarlak parça ile döndürüldükçe, fitil aşağı-yukarı seviye alırdı. Yukarı çıkardıkça, alev büyür, aydınlık artar, ve tabii ki gaz sarfiyatı da yükselirdi…
Sarı metalin yatay çevresine, incecik camdan, armut kesitli fakat üst tarafı baca görevi üstlendiği için çok daha uzun kap geçirilirdi ki, bunun adı da lamba şişesi idi…
Lüks lamba ile fenerleri sonra anlatırım kısmet olur da tekrar sırası gelirse…
Evimize önce radyo geldi.
Elektrikçiyi çağırdık. Buattan bir hat çekti, sedir ağacı gövdesinden yontulmuş orta direk üstüne piriz oturttu.
Çok sonra, babam bizzat uğraşarak sofamızın üstüne ve altına birer piriz daha monte etti. Bunlar ütüde kullanılacaktı ama, ütü gelmedi uzun süre… Çünkü elektrik ütüsünün patlayıp ev yangınlarına yol açtığını duyan annem itiraz etmişti…
Neden sonra, “Dikkatli olursan, işin biter bitmez fişini çekersen bir şey olmaz” önerisi galip geldi. Öneri, İstanbul´daki yarbay halaoğlu Ruhi Amcamızın kızlarından gelince inandırıcı olmuştu. Çünkü onlar iki yıldır kömürlü ütüyü kaldırmışlardı…
Elektrikli ütümüz patlamadı… Rahmetli annem ise bazen patlayacak hale gelirdi çünkü yakın-uzak akrabalardan başka, hısımlar ve yetmezmiş gibi komşular da, “Şuna iki dakkada bi ütü bastırıversen, sizde kolay da!” diye geliyorlardı… Tabii ki anneme de gelenler geliyordu zaman zaman…
Evet, bizde aylar, yıllar böyle geçerken, Adana´nın orasında, burasında elektrik ütüsü patladığı için çıkan yangın haberleri artarak sürdü birkaç yıl…