Çocukluğumuzun Adana´sında mevsim yazı döndükten sonra tren kömürü satılırdı. O vakitler tren değil, daha bir Türkçe ses olan “Tiren” yeğlenirdi çevremizde. Kömür de, “Tiren Kömürü” diye satılırdı.
Öyle bakkalda, markette değil, naylon arabalar üstünde satılırdı tiren kömürü.
Bilmeyen vardır mutlaka; naylon araba, çelik şasi üstüne çakılmış kalın latalardan geniş sallı, otomobil lastiğinden tekerlekli at arabalarına denilirdi. Bunlar çoğunlukla çift atlı olur, daha çok ta Eskiistasyon´daki vagonlardan yük çekmekte kullanılırdı. Sanırız en çok ta Reji´ye, yani Tekel Fabrikası´na gelen tütün balyaları
ve fabrikalardan Eskiistasyon´a gelen pamuk balyalarında kullanılırdı naylon arabalar… Sonraki yıllarda Yeniistasyon da naylon arabaların rızk kapılarından biri olmuştu
Belki de istasyon yönetimi ile yakınlık kurmuş olmalarından dolayı, vakt-i zamanında genellikle kömür ateşiyle çalışan buharlı lokomotiflerden artan kömür kırıntıları, mevsimi gelince bu naylon arabalar tarafından sokak sokak gezdirilip satılır ve talep olduğu yere koca öbekler halinde yıkılırdı.
Tiren kömürü müşterileri, bu kırıntı ve tozu bildiğimiz toprakla karıştırıp harç haline getirdikten sonra yaklaşık 20 - 25 santim çapında sacdan yapılmış çemberler içine sıkıştırılarak kurumaya bırakırlar, kışın da hem yemek pişirmekte hem ev ısıtmakta kullanırlardı.
Maden kömürü olduğu için yüksek kaloriye sahipti ve konulduğu mangalı, maltızı eritmemesi, biraz da şekillendirebilmek için toprakla karıştırılmış olduğunu sanıyoruz. Ama, gerçekten de dayanıklı ve çok yüksek ısı veren bir yakıttı.
Bize ve yakınlarımıza daha çok odun kömürü gelirdi. Bunlar da tek atlı konya arabası dediğimiz daha mütevazı boyuttaki arabalarda ve çuvalda gelirdi. İki çeşit odun kömürü bilirdik; mangallık olanı, biraz irice dallardan yapılmış parçalardan oluşurdu. Diğeri de çelik kömürü dediğimiz ince dallardan yapılmış cinsti ki, bunu kebapta kullanır, diğerini de yemek pişirmek ve ısınmak amaçlarıyla tüketirdik.
Evlerimizin çoğunlukla hayli kalın, kerpiç veya taş duvarlı olduğundan yazın serin, kışın ılık tutmak kolaydı. Örneğin bizim iki katlı evin oturma odası diye kullandığımız alt katına ikindi vakti bir mangal kömür ateşi konulduğunda, yatıncaya kadar üst katı da ısınmış olurdu.
Eylül ortasından itibaren sokaklarımızda “Odun yardıraaaan!..” diye bağırarak geçen iki kişilik ekipler dolaşırdı. Birinin elinde iki metrelik kütük hızarı, ötekinin omzunda balta, bir beriki, bir öteki bağırarak müşteri ararlardı. Çok değil yarım saatlik bir yürüyüşten sonra mutlaka bulurlardı da… Bu ekibin mantıken adı “Odun yarıcı” olmalı, değil mi? Hayır, bizler, daha doğrusu büyüklerimiz, “Odun yardırancılar” diye çağırırdı.
60´lı yıllar öncesinde genelde her Adanalı ailenin bağında, dağında, köyünde asmalı, ağaçlı, ekilip dikilen yeri olurdu. Budama veya gençleştirme sonucu dünya kadar kütük , kök, dal oluşunca, miktara göre büyüğünden veya orta boylusundan naylon araba ile taşıtılır, avlulara istiflenirdi. Hemen anımsatalım, Adana´da avlusuz tek bir ev yoktu desek, abartmış olmayız.
Kesilmiş, yarılmış odun ihtiyacı belirdikçe, sokaktan şimdi değilse az sonra geçecek odun yardırancı beklenir, bir çeki, üç çeki, artık ne kadar gerekiyorsa, pazarlık sonucu yardırılırdı.
Bir not daha: o zamanlar mutfaklardaki tek ateş kaynağı kömür maltızı yahut avludaki üç top çamurla yapılmış ocaklar olurdu ki, odun-kömür tüketimi şimdiki gençlerin düşünemeyeceği kadar fazla idi. Düşününüz ki, sabah çay suyunu ısıtmak için de ateş yakılması gerekiyordu, pantolon ütülemek için de… Demir ütümüzün içine köz doldurur, sönmeden de ne var ne yok acele tarafından ütülemeye çalışırdı rahmetli anamız…