Çocukluğumuzda bayram yeri bayram yerigibi olurdu. İmam Hatip Lisesi´nin bulunduğu alanda idi galiba ilk anımsadığımız. Sonra, Kuşdili Sahası´na getirdiler. Kuşdili, daha çok Seyhanspor´un antrenman yaptığı futbol sahası idi. Burayı Sabancılar alıp şimdi yıkıntı yeri olarak duran Apartmanı yaptılar.Bu kez, Demirspor Sahası´na taşındı. Burası da, Büyük Postane-mostane inşaatı başlayınca elden gitti. Bu kez kalkıp Girne Köprüsü yanındaki alanı kullandılar. O zamanki adı “Girne” değil, “Kennedy Köprüsü” idi.
BAYRAM TOPU
Namazın bitişi ile bayram topu atılırdı. Üç kez veya birkaç kez… Tokmak ellerinde, kulakları topun sesinde alesta bekliyorlarmış gibi, Adana´daki davulcuların tamamı aynı saniye demeyelim, aynı salisede dom´latmaya başlardı davulları.
Namazdan en çok yarım saat sonra kapı tokmağı harekete geçerdi:
- Tak!.. Tak!..
- Kapıya bak!..
- Kimmiş!
- Zibilci gelmiş!..
- Girsin girsin!..
O vakitler “Çöpçülük” icat edilmiş değildi. İşleri zibilci yapıyordu. Dış yüzeyine demir kasnak çekilmiş tahtadan yapılma iki tekerlekli kocaman bir tahta sandıktan oluşmuş tek atlı bir araba. Sandığın üst tarafı kiremit çatılardaki gibi iki yandan yükselip yukarıda birleşen trapez kapaklı yürüyen sandık. Yönetmeni de, bizden öncekilerin “Tanzifatçı” dediği zibilci.
Düşük kalite, kalın ve sert tüylü kumaştan yapılmış sarımsı saman sarısı resmi üniformaları vardı. Sokak sokak dolaşır, üç-beş kapı ortasında durup evlerden getirilen teneke veya kova eskisi çöp kutularını arabaya boşaltarak kentin temiz tutulmasına en büyük katkıyı sağlarlardı. Bayramdan bayrama, hizmet ettikleri sokakların kapısını çalarak, bir lira, beş lira, kısmette ne varsa, bayramlaşma furyasından yararlanmak elbette haklarıydı.
BEKÇİ, İLAÇÇI
Karakol bekçileri de mahallemizin halkından sayılırdı. Düdüklerini “Kanun” olarak görürler ve adeta düdükle konuşurlardı. “Zıııııırt” şeklindeki uzun düdük, “Görüyorum haa!” demekti. “Zırt-Zırt-Zırt-Zııırt!”, “Gel buraya!” emri olarak algılanırdı. Zibilcilerin giydiği kumaşım kahverengi olanından üniforma ve şapkaları vardı. Bunlar da, her bayram kapı – kapı dolaşıp bayramlaşmaya giderlerdi. Tabii sonunda, yine Allah´ın takdir ettiği kısmeti toplamış olurlardı.
Üçüncü sırada, ilaççılar vardı. Bunlar da sırt pompalı belediye görevlileri idi. İşleri, haftada, onbeş günde bir evleri dolaşıp tuvaletlere mazot sıkmaktı. Böylece sivrisinek ve sair haşereye karşı mücadelenin cephe askerliğini yapmış olurlardı. Eski bayramlardan bahsedince eski tabirler dilimize mi dolaştı ne; ilaççı da “Harim-ü-iffet-ü-izzetimize karibiyetinden”, yani evimizin helasına girecek kadar bizden biri olduğu için, elbette bayramlaşmaları gerekliydi.
Kapı tokmağını ayrıca dilenciler, mahallenin delisi (ister inanın ister inanmayın, her mahallenin bir zararsız delisi olurdu), ve nihayet sayısız çocuk vururdu.
Kapıyı çalmadan bayramlaşmaya gelenler ise davulculardı. Her kapının önüne gelirken zil-zurna ve davul yeni bir havaya başlar, kapı açılıp ta kısmetleri teslim edilinceye kadar sürdürürlerdi konseri.
Eski bayramları anlatalım dedik, daha “Ba…” demeden yeri bitirdik.
Eskiyi eski bir tabirle tamamlayalım izninizle:
“Iyd-i said-i athanızı tebrik ederim…” Günümüzce söyleyelim: “Mübarek kurban bayramınızı kutlarım” demek… Bunu, içtenlikle ve esenlik, mutluluk dileklerimizle söylüyoruz.