Allah rahmet eylesin; annemin, babama kendine özgü ifadelerle “Çocuk bayramı yaklaşıyor. Maşallah büyüdü, boylandı. Yeni pantol, yeni miltan, yeni kondra lazım” dediğinde yaşım beş yahut altı, ya da ikisinin arası bir yerdeydi.
Çok geçmedi, babamla çarşıya çıktık. Eskiistasyon yakınlarındaki Yüksekdolap Mahallesindeydi evimiz. Yağ Cami karşısındaki sokağın köşesinde Kumaşçı Simon´un dükkanına girdik. Yaşlı, beyaz saçlı Simon Amca birkaç top kumaşı tezgaha indirip sererken bir yandan da Musevilere özgü şivesiyle “Atatürk, Meclis, Hürriyet…” sözcüklerini kullanarak çocuk bayramını anlatıyordu. Hep aklımdadır, defalarca tekrarladı: Unutmayasin Hasim Bey; buyün (bugün) cocuksa yarin buyuk olacak. Ataturk buyuk adam, asil yarinin buyuklerini yetistiriyor çocuk bayramiynen…
Simondan çıkıp sokağın öte başındaki dükkana girdik. Burası da, kırmızı suratlı Terzi Naci Amca´nın yeriydi. Onu her zaman boynunda mizura, elinde çok büyük makasla hatırlarım. Ölçü alırken bana Atatürk´ü, Meclisi, sarayında lüks içinde yaşayan sultanı ve uğruna şehit olan fakir-fukara askerlerimizi tane tane anlatmaya çalıştı. Söylediklerinden pek azını kavrayabilmiştim. Bir de, “Ulusal Egemenlik” anlamındaki “Hakimiyet-i Milliye” sözünü ezberleyebilmiştim Naci Amca´nın gayretleriyle.
Eve dönerken her köşe başında rastladığımız kağıt bayrak satıcılarından iki bayrak aldı babam, “Biri sana, biri kardeşine” dedi. Bunlar yarım parşömen boyutlarında kağıt bayraklardı. İki tarafta da ay-yıldızın sarmaladığı Atatürk portresi olan bayraklar…
Sonraki yıllarda okuldan aldıklarımızla 23 Nisan´ın genlerimizde yer tuttuğuna inanırım. Bayram, heyecan içinde kutlanırdı. 22 Nisan öğleden sonra başlardı tatil. Her taraf bayraklarla süslenir, fakir-zengin fark etmez, çocuklar o gün daha özenli giysilerle çıkardı sokağa. Esas kutlama ise stadyumda yapılırdı. Gösteri hazırlıkları bir ay kadar önce başlar, trampetçi öğrenciler eğitilirken, rontçular yetiştirilirdi. Ront, bir erkek-bir kız olmak üzere çocukların el-ele tutuşarak neşeli müzik eşliğinde yaptıkları dansın adıydı. Katılımcılar, özel elbiseleriyle nadide birer çiçek gibi görünürdü.
O yıllarda yanlış hatırlamıyorsam 16 bin kişilik stadyumu sabahın erken saatlerinde 20 bin kadar Adanalı hıncahınç doldururdu. Saat 9´dan sonra gelen binlerce kişi hayıflanarak geri dönmek ya da içerideki coşkuyu dışarıda dinleyerek paylaşmak zorundaydı.
Ulusal bayramlarda yerel ve yaygın basın, ilk sayfaya Atatürk´ün kocaman portresini basar, Ulusal Egemenlik konusunu işlerdi. Ulusal bayramlarda yandaşlık-muhaliflik anlayışı yoktu. Hele hele Atatürk´ü sevmeyecek bir tek kul olabileceği akla gelmez, gelemezdi.
Anne tarafım kabul görmüş şıh sülalesi mensubu; Samrazedelerin torunuyum. Dini eğitim almam için gönderildiğim Salim Samra, annemin büyük amcasıydı. Her partiden siyasetçinin elini öpmeye gittiğini hatırlarım. Bana sadece birkaç dakikalık eğitim verdi: Bak oğlum, baban Kur´anı okur ve doğru tercüme eder. Yol göstericin Kur´andır. Benden sonra bu sülalede şıh olmaması için vasiyet edeceğim ve ardımda aday bırakmayacağım. Artık bu memlekette tek bir şıh var: Merhum Mustafa Kemal Atatürk. Hepimiz, onun gösterdiği istikamette (yönde) yürüyeceğiz.
Salim Efendi Amcamın eşi reçel getirdi. Afiyetle yedikten sonra el öpüp çıktım. Kafamdaki bir çok soru bu kısacık konuşma ile aydınlanmıştı ama Atatürk ve Şıhlık kavramını pek bağdaştıramamıştım. Çok geçmedi, o sözün anlamını da babamdan öğrendim. Bugün benim için tek şıh var; Mustafa Kemal Atatürk. Son yıllarda giderek artan saldırıların volkana sıkılan su gibi kaybolacağından kuşkum yok.
Derdi olan derdine yansın…