Bilerek, isteyerek olmadı…
Tamamen irade dışı bir gelişmeydi. Hostes hanım benim yüzümden defalarca taciz edilince, dayanabilir mi? Dayanamaz, patlar tabii… Öyle de olmuş. Hışımla gelip arkadaşımı o kadar yolcu içinde bir güzel haşlamış.
Gerçi benim yaptırdığım masum taciz sınırları içinde kalmıştı. Tecavüz yoktu. Olay, ülkemiz Tecavüz Devri´ne girmeden çok öncesine aittir çünkü. 1984 senesinden kalma…
Türkiye´nin en büyük ihracatını yapan şirkette koordinatörüm. Gece-gündüz fark etmez, her an havada en az bir adamım var. Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunu genç bir arkadaşı önerdiler. Çağırdım. Adamın beyni matematiğe programlanmış. Dünyasında başka bir alan yok sanki. Belli ki geleneklerine bağlı bir aile çocuğu; ürkek, terbiyeli, hatta biraz da ezik diyebilirim. Dil bilgisine ve dürüstlüğüne dayanarak İşe başlattım.
Ertesi gün çağırdım, “Fotoğraf ve belgelerini hazırla derhal pasaport alıyorsun ve Bağdat´a gidiyorsun” dedim. Böyle bir şey beklemiyordu; uzunca bir süre donmuş gibi durdu. Nefes bile almıyordu. Üstüne yük gelmişti sanki; ağır ağır kalkarken “Peki” dedi. Sararmış gibiydi. Az sonra geldi, “Bana uçak bileti aldırıyormuşsunuz, otobüsle gideyim, çok daha ucuz olur” dedi. İtiraz ettim ve görevinin üç milyon dolarlık işle ilgili olduğunu, böyle hallerde yol maliyetinin değil, zamanlamanın önemli olduğunu açıkladım. Sararmış yüzü bu kez beyaza kesince kuşkulanıp sordum: Uçaktan mı korkuyorsun sen?
Öyleymiş. Oturttum ve sakin sakin uçağın ne kadar güvenli olduğunu, arada sırada olabilecek sarsıntılardan korkmaması gerektiğini anlatarak cesaretlendirmeye çalıştım. Sonunda, istemeye istemeye de olsa razı oldu.
Bağdat dönüşü yanıma geldiğinde ilk sorum uçakla ilgili izlenimleri oldu.
Biraz heyecan yapmış ama alışmış. Gidişte değil de, dönüşte sarsıntı olunca rahatsızlandığını söyledi ve şöyle devam etti: Tavsiyenize uydum. Sarsıntı olunca acaba korku geçiriyor mu yoksa sakin mi diye hostese baktım. Çok bakmışım. Hışımla gelip o kadar yolcunun içinde bağıra çağıra beni azarladı. Bir de etrafa bakıp bakıp “Beni taciz ediyor utanmaz!” dedikçe ne yapacağımı şaşırdım. Yüzüm ateş gibi oldu, yol uzadı. Uçaktan çıkıncaya kadar nefes alamadım sanki.
Aslında her şeye ben sebep olmuştum. Olası sarsıntılarda korkuya kapılmaması için, “Sarsıntı olduğunda sen hosteslere bak; onlar alışkındır. Telaş göstermediği sürece her şey yolunda demektir. Ancak telaş gösterip feryat-figan ederse kelime-i şahadet getir” demiştim. O da öyle yapmış. Dönüşte sarsıntılarla karşılaşınca tavsiyeme uymuş ve gösterge izler gibi sürekli hostese bakmış. Hostes de bir sabır, iki sabır; dayanamayıp Yaradan´a sığındığı gibi yüklenmiş bizim anadan doğma mahcup arkadaşımıza…
____________________________________
Sayın Ali AK´a cevabımdır:
İlgi ve uyarılarınıza teşekkür ederim. “Atatürk´ün Varda Köprüsü yıkılsın” şeklinde emir vermeyeceğini ifade etmişsiniz. Atatürk´ün planını yazarken köprü diye bir sözcük kullanmadım. Sadece “Ulukışla-Pozantı arası demiryolu irtibatının kesilmesi” şeklinde yazdım. Varda´yı bizim müfreze komutanları düşünmüş. Atatürk´e nasıl mal ettiğinizi anlayamadım. Yıkıma engel olan mühendis şimdiye kadar ölmüş olacağından, “Sekiz yıl sonra orada ne işin vardı?” diye soramadım. İkinci uyarınızda haklısınız. 1906´da vefat eden Abidin Paşa 1943 değil, tahmin ettiğiniz gibi 1843´tür. Düzeltir, bir kez daha teşekkür ederim