Gözümü açıp kahvaltı sofrasına oturmaya başladığmdan bu yana çayın vazgeçilmezliğine tanık oldum. Aile başı ayda sadece 100 gramlık bir paket çayın karneyle verildiği yıllarda bile, annem azıcık çaya kırılmış yenibahar ve tarçın ekleyerek ritüeli tamamlardı.
Büyüklerimiz, çiçek desenli, kulplu, ince porselen fincanlardan, biz çocuklar ise kalaylı bakır sahandan, kaşıkla içerdik çayı. Böylece, bardak kırmak riski ortadan kalkmış olurdu. Çay sahanlarımız küçük fakat derindi. Annem baharlı-tarçınlı çayı doldurduktan sonra bizler şekere dayanır, pekmez tadına erişinceye kadar eklerdik. Bazen bisküit veya çörek doğradığımız olurdu. O yıllarda yediğimiz çörekler yıllardır yapılamıyor. Günümüzün simitleriyle o yılların nefis çöreklerini lezzet ve koku itibariyle ayırıyorum. O derece yani…
Kahvaltıyı büyüklerimiz masada, bizler ise yuvarlak ekmek tahtası etrafına bağdaş kurarak ve tahtanın altına serilmiş sofra beziyle bacaklarımızı örterek yapardık. Annem de başımızda olurdu tabii.
En sevdiğim kahvaltılıklardan biri, pudra şekeri yedirilmiş tereyağıydı. Yeminle söyleyebilirim, o yılların tereyağı da şimdikilerden çok daha farklıydı. Tereyağı tereyağı kokar, boğazdan yağ gibi kayardı. “Zaten kendi yağ değil mi, yağ gibi kayması da ne demek?” sorusuna nasıl cevap verilir bilemem ama, o yıllarda hayvanlar doğal ve organik gıdalarla beslenir, yağ yayıkta çekilir, hile falan bilinmez, içine hiçbir kimyasal katılmazdı. Çok, ama çok farklıydı.
En az şekerli yağ kadar sevdiğim diğer kahvaltılık da, camuz kaymağı ve baldı. Kaymaklar da kaymak gibi, ballar bal gibiydi. Parmak kalınlığında, iri delikli sünger görünümlü kaymağın yapılışına Annemin dayısını ziyaret ettiğimiz köyde tanık olmuştum. Akşam üstü sağılan manda sütünü savura savura kaynatıp, köz üstüne yerleştirdikleri derin siniye dökmüşlerdi. Sabah erkenden annem uyandırdı. Kaymak çıkarılacakmış. Merak ve heyecanla fırladım. Dayı kızı, sini yüzeyinde bıçakla şeritler yaptı. Ardından da çatal yardımıyla döndüre döndüre şeritleri rulo haline getirdi. Kara kovan balları da vardı. Sıcak bazlama hazırdı. Üstüne bal dökülmüş taze kaymak ta… Neyse, yazmayayım da ağzınız sulanmasın.
Yumurta, kırma yeşil ve siyah zeytin ile salmura basılmış dilimli Şavak peyniri de olmazsa olmaz çeşnilerimizdendi. Bağa çıktığımızda, yeşil sırlı çömleklerdeki peynir ve zeytinlerimizi taşırdık. Reçel zaten bağda yapılırdı. Zerdali ile başlar, ham incir, erik, kayısı, olgun incir, kuru incir reçelleriyle devam ederdik. Son ürüler ise pekmez, bandırma, kesme (köftür) ile belbeller (pestil) olurdu. Bizde yoktu; komşularımızın çoğu avlunun bir köşesindeki kümes sayeside kendi yumurtalarını üretebiliyordu. Bu lükse yazın bağdayken biz de sahiptik ama bağ dönemi dışında, Yumurtacı Niyazi Emmi´nin köylerden toplayıp sepetle getirdiği çift sarılı yumurtalarına aboneydik.
İlkbaharda, salamura peyniri şamgöğü hıyarla ve sıcak ekmek eşliğinde yemeye bayılırdım. O zamanlarda salatalık icat edilmemişti, hıyar vardı. Kütür kütür olurdu ama odunsu değildi. Kalem gibi düzgün değildi ama hafif olmasına karşın iştah açan özgün kokusu vardı.İlk ağız ürün biraz daha düzgün olduğundan “Kalemi-yeşil” diye satılıdı. Bağ zamanı, yine salamura peynirle Araboğlu üzüm de denilen Adana Karasından çok hoşlanır, salkım salkım yerdim. Yıllardır içimden atamadığım üzüntülerden biri de, artık o nefis Adana Karası cinsine rastlayamamş olmamdır. Tazesi de, pekmezi de çok, ama çok nefisti. Son dönemlerde küçük salkımlı, daha siyah ve daha tatlı ikinci ağız ürünü olurdu ki, adı “Şataf Üzümü” idi. O şataflardan yediğim için ömrümün uzadığına inanıyorum.
Aklıma düştü; yarın yeni baharlı, tarçınlı çay demleteyim…