Diyebilirim ki her kıraathanenin önünde, her köşe başında, hamam yakınlarında, cumaları cami avlusunda zarif camekanlarıyla boy gösterirdi esansçılar. Üstü ve yanları tamamen cam olan tezgahlarındaki minik alüminyum şişeler ve bir tükenmez kalem kapağından daha büyük olmayan cam şişecikler ilgimi çekerdi. En çok ta, şırınga ile aldığı esansı o minicik cam şişelere enjekte etmesini izlemek hoşuma giderdi.
Birkaç kez şırıngalı işleme rast gelip uzun uzun izledim. Satıcılardan biri “Gel delikanlı, sana da bir esans vereyim. Şöyle burcu burcu kokun yayılsın” deyince şaşırdım. Teklif çok ani gelmişti ve o zaman belki yaşım on falandı ki, esans kullanmak asla aklımın ucundan bile geçmemişti. Sessiz durdum. Esansçı bu kez az önce kullandığı şırıngayı üstüme doğru birkaç kez pompaladı. Boş şırıngadan bile bu kadar koku gelmesi şaşırtıcıydı. Adam, anasının gözü; “Güzel değil mi?” diye sordu. Böyle soruya olumsuz cevap vermek bana zor geleceği için başımı salladım. Kaldı ki, gerçekten beğenmiştim. “Dur o zaman sana vereyim bir şişe” derken alel-acele minik şişeciklerden birini doldurup uzattı ve “Ver bir lira al git” dedi. Cebimdeki para 50 kuruş. O anda üstümde bir lira olmaması suçmuş gibi utandım. Halbuki pek çok arkadaşımın günlük harçlığı 10 kuruştu.
Dedim ya,anasının gözü adam. Ne kadar param olduğunu sorup da cebimden çıkardığım gümüş elli kuruşu görünce “Canın sağ olsun yeğenim, al götür. Başkası olsa iki buçuktan aşağı vermem. Senin hatırın var” diyerek işi bitirdi. Koskoca adama “Benim hatırım nereden oluyor?” falan gibi sorular yöneltmek olamazdı tabii.
Ertesi sabah erkenden giyinip esans sürünerek kahvaltıya oturdum. Annem salamura peynir doğrarken bana doğru eğilip koklamaya başladı. Hoşlandığını sanmıştım, değilmiş; “Lan nerden buldun bu iğrenç kokuyu?” derken, sormuyor, azarlıyordu… Rahatsızlığı yüzüne vurmuştu. Para cebimdeki minik şişeyi çıkarıp gösterdim. Anında “Hemen git zibil tenekesine at!” komutuna itaat ettim.
Kahvaltı boyunca defalarca, “Offf… Burnumun direği kırıldı…” gibi, “Allah´ın bir ismi hakkı için midem kalktı” gibi sözlü saldırılarına maruz kaldım. Kahvaltıdan sonra da hamamlığı yaktı… Hamamlık, avlumuzun bir yanındaki minyatür hamam sayılabilecek banyomuzun adıydı. Kapıdan soyunma yerine, buradan da, sıcak su kazanı, soğuk su musluğu ve curunu (Su havuzcuğu; burada ılıştırılan su hamam tası ile alınarak kullanılırdı) olan banyo odasına geçiliyordu. Üstteki su kazanının altındaki sobayı yaktıktan kısa bir süre sonra sıcak suyumuz hazır olur, banyomuz da hamam gibi ısınırdı.
Annemin azarlama tekniği aynı şikayeti farklı sözcüklerle ifade etmek şeklindeydi. Hiç susmadı. Nihayet sıcaktı-soğuktu demeden hamamlığa attım kendimi. İzmir´in meşhur sabuncusu Kadri Sabuncu ürünü, çift anahtarlı beyaz sabunla bir güzel yıkandım.
Banyo sonrası annem yaklaşıp kokladı, “Yok vallaha, daha hepsi gitmemiş, halen koku var ama neyse azalmış” deyince rahatladım. İkibüçük liralık malı 50 kuruşa almanın cezasını annemden çekmiştim. Aklıma babamın pek sık tekrarladığı sözler geldi: “Ucuz etin tiridi yenmez” derdi laf sırası geldiğinde. Bazen de “Pahalıdır vardır kıymeti, ucuzdur vardır illeti” derdi.
O gün, esansın bile insanları rahatsız edebileceğini öğrenmiş oldum.